İNSANLIĞIMDAN UTANIYORUM !

2008-02-07 11:06:00

  Göster/ Gizle   Güzide ( ? ) bir eğitimcimiz, hırsla ve kameralara bakarak çığlık çığlığa ne diyordu, hatırlarsınız. --- Baş örtülüye hak ettiği notu vermeyeceğim. --- Bu çok değerli ( ? ) eğitimcimiz rektörler kurulu toplantısı sonrası yapılan basın toplantısında bu sözleri söylerken çok öfkeli idi. Kendinden geçtiği için bilinç altını farkına varmadan ortaya koymuştu. Her halde bu muhterem ( ? ) zat profesördü, muhtemelen rektör veya dekandı. Televizyon ekranı başında şok oldum... O kadar şok oldum ki, bu sözleri söyleyenin kadın ve ya erkek olduğunu dahi – çok kısa bir zaman önce olmasına rağmen - hatırlayamıyorum. Çok basit bir kuralı ilk okul mezunu sıradan vatandaş dahi bilir. ‘’ Not öğrencinin bilgisine verilir, kılık kıyafetine değil ‘’ Öğrenci mevzuata aykırı davranmışsa gerekli işlemi yaparsın. Ceza verirsin, derse ve sınava kabul etmezsin – ki bunlarında ne kadar adil olduğu tartışılıyor- Ama elindeki, hak adalet terazisini bu kadar acımasız ve çirkin bir şekilde kullanamazsın... Bağnazlık, genellikle cahil insanlardan beklenen bir kişilik özelliğidir. Çünkü bilgili ve ilim irfan sahibi insan bağnaz olamaz, olmamalıdır. Cumhuriyet kazanımlarından söz ediliyor sık sık. 85 yıllık Cumhuriyetimizin kazanımı bu tür insan ve eğitimciler ise, bir yerlerde yanlışlık vardır. Başımızı iki elimizin arasına alıp geçmişi ve bu günümüzü yani geldiğimiz noktayı değerlendirmemiz gerekir. Biz nerede hata ettik ?... Geçmişte yıkanmayı dahi bilmeyen batı toplumuna medeniyeti öğretmiş, dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuş ve idaresi altındaki tüm toplumları çok güzel ve adil bir şekilde yönetmiş, Yunus Emre’ler, Mevlana’lar ve Atatürkler yetiştirmiş olan toplumumuzun geldiği noktaya bakın... İsminin önünde bir çok ilim ünvanları olan eğitimcilerimiz bilgiye değil, öğrencilerinin kabullenemediği başörtüsüne not veriyor. Utanıyorum... Tüm eğitimciler adına utanıyorum... İn... Devamı

Korku Tünelinden Çıkamıyoruz

2008-02-06 14:10:00

    50 yıl öncesinden bahsediyorum... Rahmetli babamın babası, yani dedem; babam 2 yaşında iken, Afyonun Emirdağ ilçesinde tahrirat katibi olup Kurtuluş Savaşı’mızda bozguna uğrayıp kaçarken, ilçeyi kuşatan ve katliama girişen Yunan askerleri tarafından evinin kapısında süngülenerek şehit edilmiştir. Bu yüzden babam, ilk okul tahsilini dahi tamamlayamamış ve üçüncü sınıftan ayrılarak tek evlat olarak çalışmaya ve geçim mücadelesine başlamıştır. Bu sebepten babamın okuma ve yazması işlek değildi. 1956 yılından itibaren Eskişehir’deyiz. Mahalle arasında bir sokakta, küçük bir terzi dükkanı vardı. Bende okul dışında kalan tüm zamanlarımda ona çıraklık ederdim. Evet, babam yeterince hızlı okuyup yazamazdı ama, zamanına ve çapına göre ilerde idi. Her gün bir Vatan Gazetesi alırdı. Hemen parantez açarak belirteyim. O günlerde ulusal birkaç gazete vardı. Hürriyet, Milliyet, Yeni Sabah, Vatan. TV ve İnternet gibi görsel medya unsurları yoktu. Bu büyük günlük gazeteler ise yalnızca 8 sayfa dan ibaret idi. Herhalde gazete kağıtları dahi yurt dışından gelirdi. Gazetelerin yalnızca isim kısımları renkli ( kırmızı ) diğer tüm yazı ve resimler renksizdi. Haberlerin ilginç olan baş kısımları ilk veya diğer sayfalarda, devamı: ‘’ sayfa 7 sütun... ‘’ da olurdu. Son sayfalar yani 8. Sayfalar, mutlaka spor sayfaları olurdu. Her gazetenin bir bu günkü bir baş yazarı ve gazetenin ilk sayfasında başlayan baş makalesi ( baş yazısı ) olurdu. Yukarıda belirttiğim gibi rahmetli babam işlek olarak okuyamadığı içim gazeteyi her gün muntazam olarak ona ben okurdum. Tüm haberleri ve özellikle baş makaleyi ve tüm köşe yazılarını... Vatan gazetesinin baş yazarı Ahmet Emin Yalman idi. Onun birinci sayfada başlayan ve 7. Sayfada tamamlanan günlük baş yazılarını da okurdum. Hem de birkaç defa üst üste . Her kelime ve cümlesinde bir yorum hikmeti arayarak. Bütün bunları şunun için anlatıyorum: O günlerde de insanımızın tek medya unsuru ol... Devamı

UYGAR BATININ BARBARLIKLARI

2008-02-06 14:07:00

  Uygar dünya... Batı dünyası yani Avrupa ve ABD yi kapsayan uygar dünya değil mi ? Hani şu örnek aldığımız, Benzemeğe çalıştığımız, AB üyeliği için 50 yıldır kapısında yalvardığımız, 40 takla attığımız ülkelerden bahsediyorum. Uygarlığın beşiği ülkelerden... Uygardırlar değil mi ? Emin misiniz, son kararınız mı ?   Barbar ülkeler, yani Batının gözü ile ülkemiz ve diğer doğu ülkelerinde hiç yamyamlık vakası duydunuz mu. Yani insanları yiyen insanlardan. Ve de ırkçılıkla insanları diri diri yakan insanlaardan. Halen,Yeni Gine’nin ücra köşelerinde sürdüğü bilinen yamyamlık,yakın geçmişte, Batı ve Orta Afrika içlerinde, Sumatra, Malinezya, Polinezya, Kuzey ve Güney Amerika’da, Avustralya Aborjinlerinde ve Yeni Zelenda Maorilerinde görülmüştü , çok geri, yani barbar ülkelerde..   *** 200 ile 100 yıl arasındaki önceki tarih döneminde Avrupa’da kasaplarda insan eti satıldığını biliyor muydunuz ? *** 2003 yılından itibaren Almanya ‘da yamyamlığın yeniden hortladığını duydunuz mu ? *** 06/01/2007 tarihinde Sabah gazetesinde Fransa’da cezaevinde yamyamlık olayları görüldüğü bildiriliyor.   Sonra; Çok yakında, üç gün önce 3 Şubat 2008 tarihinde Almanya’da Ludwigshafen’de Türklere ait 4 katlı binanın kundaklığı ve 5 i çocuk 9 Türk Vatandaşının diri diri yakıldığı çok uygarca bir olay değil mi ? Yine yakın bir geçmişte 19/10/2007 de yine Almanya’da Hamburg’da bir Türk ailesine ait bir binanın kundaklandığını ve bir Türk ailesine ait 3 çocuğun yine diri diri yakıldığı da hafızanızda dır, zannediyorum. ABD’nin Orta Doğu’yu ve Petrol yataklarını denetimine almak için Irak’taki günahsız bir milyona yakın insanı katletmesi biz anlayamıyoruz ama çok uygarca bir iştir herhalde.   Başka; Çok uygar Fransa’da, Ermeni soy kırımını tanımayanların hapis cezası ile cezalandırılmasını öngören çok uygar bir kanun çıkarıldığını da unutmuş olamazsınız. Şi... Devamı

KANSERİN SEBEBİ PSİKOLOJİK Mİ ?

2008-02-04 13:58:00

    Her gün, günlük gazetelerimizde ve İnternet gazeteleri ve televizyonlar gibi görsel basında sağlık konusunda çeşitli haberler çıkar. Bazıları ipe sapa gelmez yani gayri ciddi. Bazıları bildiğimiz şeylerin tekrarı özelliğinde, bazıları ise ilginç ve düşündürücü. İşte bunlardan biri. Eskişehir’de 15 günde bir yayınlanan Haber 26 isimli gazetenin 1 Şubat tarihli sayısında oldukça ilginç bulduğum bir haber. Gazete, bu bilginin alındığı kaynağı göstermemiş. Ama sonuçları ilgi çekici ve düşündürücü: Efendim virüs ve mikroplarla ilgisi olmayan hastalıkların sebebi psikolojikmiş. İnsana ilk anda gerçek dışı gibi geliyor. Fakat okuyunca insanı diye düşündürüyor. Bu hastalıklardan bazıları; baş ağrısı, sinir bozuklukları, yüksek tansiyon, mide rahatsızlıkları, sırt ve diz ağrıları. Ve KANSER. Bunlardan çağın en önemli ve en korkunç hastalığı olan Kanser ile başlayalım: Kanserin psikolojik sebepleri şunlar imiş: *** Derin bir biçimde incinme, ruhen yaralanma *** Uzun süren kızgınlık *** Uzun süre kurtulunamayan nefret duygusu *** İnsanı yavaş yavaş yiyip bitiren derin bir sır veya üzüntü Hatalığa yakalanmamak ve en az zararla atlatmak için önerilenler: --- Tüm geçmişi sevgiyle bağışlamak ve serbest bırakmak --- Hayatı sevinçle doldurmak --- Kendini sevmek ve onaylamak Baş ağrısı: *** Kişinin bir konuda kendini yargılaması, soruya ve probleme çözüm bulamaması *** Kendini eleştirme ve değersiz bulma Migren: *** Yoğun olan ve bastırılmış kızgınlık duygusu *** Mükemmeliyetçi kişilik ve kendine çok baskı yapma Öneriler: --- Kişinin kendini çok sevmesi ve onaylaması --- Kendini affetme --- Emin ellerde olma duygusu Sırt ağrılar: *** Duygusal destekten yoksunluk. Eşinin ve ailesinin kendisini anlamadığı ve desteklemediği duygusu Öneriler: --- Kendini sevme, beğenme ve onaylama duygusu --- Hayatın kendisini desteklediği ve onayladığını düşünme Bu tür hastalıkların insanın duygu ve düşünce dünyası ile ... Devamı

OLDU MU YA SAYIN BAYKAL ?

2008-02-01 13:16:00

  Olmadı Sayın Baykal olmadı... Zırt pırt fikir değiştiriyorsunuz. Size de güvenilmiyor yani. 4-5 ay önceki Cumhuriyet mitinglerinde en hızlı ve en önde ‘’ Ordu Göreve ‘’ cilerdendiniz. Şimdi de; ‘’ Kimse gölge etmesin ‘’ diyorsunuz. Ne oldu da fikir değiştirdiniz ?   Sizinle yola çıkan yarı yolda kalır. Daha 5-6 ay önce, cüppelerini giyerek ‘’ Ordu Göreve ‘’ pankartları taşıyan büyük büyük rektörlerimiz ve hocalarımızın arkasında idiniz. Şimdi de, memleketimizi uçurumun kenarına getiren, üniversite öğrencileri kızlarımızın baş örtüsü takıntısı felaketine karşı harekete geçmek üzere cüppe ve pankartlarını hazırlayan sayın hocalarımızdan birden desteğinizi çekiverdiniz. Ne olacak şimdi ? Size güvenen dağlara kar yağdırdınız...   Yiğitçe, öğrencilerinin kafaların içindekileri değil de dışındakileri değiştirme mücadelesi veren, bu doğrultuda yeni YÖK üyesi Prof.Dr. Celal Şengör hocamız örneğindeki gibi büyük ve hikmetli demeçler veren hocalarımızı yalnız mı bırakacaksınız ? Neler demiş sayın büyüğümüz Celal Şengör Hocamız ? ‘’Eğer türbanlılar üniversiteye gelirse, üniversitelerin kapısına kilit vururuz ‘’ Sonra ne demiş ? ‘’ Karşımıza gelen öğrencilere din kitaplarında yazmayan şeyleri öğretiyoruz. Bunları öğrenmesini istiyoruz. Nuh Tufanı’nın olmadığını, insanların Adem ile Havva’dan gelmediğini öğretiyoruz. Bunları sadece not alması için değil, hayatına da yansıtması için öğretiyoruz. Ancak şimdi durum böyle değil. Türbanını takan öğrenci, karşımıza dinini şakırdatarak gelecek ‘’   Olur mu böyle olur mu ? Aynı yola birlikte çıktığınız insanlar, yalnız bırakılır mı ?   NOT: Celal Şengör’ün demeci 31/01/2008 tarihli Bugün gazetesindeki Nuh Gönültaş’ın köşe yazısından alınmıştır. ... Devamı

AYDINLANMAMIŞ AYDIN

2008-01-25 13:54:00

    Aydın deyince sağlıklı düşünebilen, iyiyi ve doğruyu, kötü ve yanlıştan ayırabilen insan akla geliyor. Aydınlanma tabii ki ışıkla mümkün olur. Beynin ışığı ise bilindiği gibi bilgidir. Gerçek, doğru ve tarafsız bilgi. Büyükçe bir oda düşünelim. Yalnızca bir köşeyi aydınlatalım. Bu oda yeterince aydınlanabilir mi. Tam aydınlanmayı sağlayabilmek için diğer köşelere de ışık kaynağı koymak veya üste ortaya büyükçe lamba yerleştirmek gerekir. Burada vurgulamak istediğim, konu ve olaylara tarafsız bakabilmektir. Taraflı bakmak örneğini verdiğimiz büyük odanın aydınlanabilmiş bir köşesini ve bölümünü görmektir. Diğer bölümler karanlıkta kaldığı için, o oda hakkında yeterli ve doğru bilgiye ulaşamayız. İnsan yüzde yüz tarafsız olamaz. Bu insanın yaratılışına aykırıdır. Ama olabildiğince, gündeme gelen konu ve olay hakkında geniş çerçeveden ve yukarıdan, yani objektif olarak bakmak ve değerlendirmeye çalışmak gerekir. Yani sağ görüşlü ise, sol görüşün; ateist ise dindarın aynı konuyu nasıl gördüğünü anlamaya çalışmalıdır. Memleketimiz de biraz okumuş olan kendini aydın kabul eder. Hayata bakışında belirli bir görüş açısı vardır. Onun için doğru yalnızca kendi doğru ve kabulleridir. Karşı görüş ve bakış açılarına kapalıdır. Bu tür düşünme, yeterli ve sağlıklı düşünme türü olmadığı için kişi yeterince aydın değildir. Çünkü belirli bir çerçevenin dışına çıkamaz. Konuları sağlıklı olarak değerlendiremez. Hoş görülü olamaz. Ama insanlarımızın çoğunluğu ne yazık ki böyledir. Kendini aydın kabul etmektedir. Ama yeterince aydınlıkta değildir. Çünkü belirli bir bakış açısı ve ön kabullerle düşünmek ve değerlendirmek bir tür bağnazlıktır. Ama böyle kişiler için doğrular, yalnızca kendi doğruları olduğu için bağnazlığı da kabullenemezler. Fanatiklik derecesinde bir fikre ve inanışa bağlı olanlarda aydın olarak kabul edilemezler. Sözün kısası gerçekten aydın olabilmenin ölçüsü yeterli bilgi ve özellikle tarafsızlıktır... Devamı

Kirletmek İhtiyacı Nasıl Bir Duygudur ?

2008-01-24 21:24:00

    1980 yılındaki 12 Eylül askeri müdahalesi öncesinde bilindiği gibi, memleketimiz de bir ikilem olmuş, bunun sonucunda sağ-sol gerginliği ve çatışması oluşmuştu. Resmi ve özel tüm binaların, bir insan boyunun erişebileceği alttan 3-4 metrelik bölümleri siyasi sloganlarla, bir karışlık boş yer dahi kalmayacak şekilde yazılarak dolduruluyordu. Yani kirletiliyordu. Bunun silinmesi veya üzerine badana yapılarak kapatılması bir çare olamıyor, aynı gece tekrar yazılarak kirletiliyordu. ‘’ Tek yol devrim ‘’ ‘’ Faşistlere ölüm. ‘’ ‘’ Katil Amerika ‘’ ‘’ Komünistlere ölüm ‘’ gibi. Güya insanlığa ve memleketinin yararlarına hizmet inancıyla, memleketinin insanlarına zarar verilerek yapılan bu faaliyetleri anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildi. Askeri müdahaleden sonra bütün duvarlar temizlendi ve bu faaliyet sona erdi. Taa ki 3-4 sene öncesine kadar. Şimdi yine duvarlar anlamsız yazılar ve, okuma yazma bilmeyen küçük çocukların rasgele karalamaları gibi yazı ve çizgilerle kirletilmeye başlandı. 1980 öncesinde bu kirletmeler güya siyasi bir ideolojiye hizmet amacıyla yapılıyordu. Şimdi ise yalnızca kirletmek ve zarar vermek için. Bir takım gençler veya insanlar ceplerinden paralar vererek, rengarenk püskürtme boyalar alıyorlar, gece yarısı el ayak çekildikten sonra, bu kirletme ve zarar verme icraatlarına başlıyorlar. Anlamsız sözler, yazılar ve rasgele şekiller. Şehrin merkezinde, resmi veya özel, nerede aydınlık bir duvar buluyorlarsa karatıyorlar ve kirletiyorlar. Bu nasıl bir psikoloji ve ihtiyaçtır ki, uykunu feda et, cebinden veya harçlığından para ver, boya al, anlamsız bir şekilde bir karalama kağıdına yazıyor veya çiziyormuş gibi; yaz çiz kara, kirlet. Bunlar muhtemelen, maddi durumları ortalamanın üzerinde olan ailelerin çocukları. Çünkü işin maddi boyutu ve maliyeti var. Kirletme ihtiyacı nasıl bir duygudur, psikoloji bilimindeki ... Devamı

DÜĞÜN SALONU KAMUSAL ALAN MIDIR ?

2008-01-23 16:43:00

    Türban ve kamusal alan konuları gereğinden fazla ve o kadar uzadı ki, kaba bir benzetme ile kabak tadı verdi. Katiyetle ucundan kıyısından bu konulara bulaşmak istemiyordum. Ama geçmiş de bununla ilgili bir anım vardı, unutamıyordum ve bana sıkıntı veriyordu. Paylaşayım da rahatlayım dedim. Efendim, ben birbirine bağlı bu iki konunun tamamen anlamsız ve gereksiz yere uzatıldığını ve büyütüldüğünü düşünüyorum. Öyle ki kendimiz, elimizle hayali bir dev yaptık ve yine bu deve kendimizi esir ettik. Elinden kurulamıyoruz. Peşinen şunu belirteyim; Kur’an’daki örtünme ile ilgili ayetlerden türban zorunluluğu çıkarılamayacağına inanıyorum. Eşimde inanmıyor, başında türban ve eşarp gibi örtüler kullanmıyor. Yetişkin bir insan olması hesabıyla, başını örtmesi veya örtmemesi konusunda hiçbir müdahale ve tavsiyede bulunmuyorum. Tüm yakın çevremdeki ve ailemdeki kadınlarda türban kullanan yok. Paylaşmak istediğim olay şöyle gelişti: Bundan 6-7 sene önce, yaşadığım Eskişehir’den başka bir Anadolu ilindeki bir akrabamızın sünnet düğününe ailece gittik. Düğün, Ordu evi düğün salonunda. Düğün başlamadan yarım saat öne salona gelmiştik. Bir masaya oturarak beklemeğe başladık. Düğünün başlamasından 5-10 dakika kadar önce yakın çevremizde soğuk bir rüzgar esti. Bir sessizlik oldu. Fısıldaşmalar başladı Salon görevlilerinden bir kişi yanımızdaki masaya geldi. Masadakilere bir şeyler söylediler sonra o masadakiler salonu sessizce terk ettiler. Hemen sonra öğrendik ki, masamızın yanındaki masada oturan hanımlardan bir kaçında türban varmış – ki ben hiç farkında değildim - ve görevliler salonu terk etmesini istemişler. O akşam, o olay bana burukluk verdi. Her ne sebeple olursa olsun o günden bu güne kadar bu davranışın gerekçesini anlayamadım, kabul edemedim. Ve hafızamdan da bir türlü silinemedi. Ne zaman bir düğün salonuna gitsem, türban tartışmasını TV’de izlesem, medyada okusam hemen bu olayı hatırlıyorum.   Düğün insa... Devamı

Kendileri İle Konuşan İnsanlar !

2008-01-21 16:58:00

    Son birkaç senedir, dışımızdaki dünyada, yani cadde ve sokaklarda, iki tür insan sayısı oldukça arttı. Genç yaşta, bir ayağı veya eli çarpılmış yani felç olmuş kişiler ile, kendi kendine konuşan insanlar ! Medeniyet ilerledikçe, teknolojinin ilerlemesi ve gelişmesine paralel olarak insanların hayatları kolaylaştı, konfor arttı. Her şey otomotikleşti, insanların yükü azaldı değil mi ? Bu soruya hemen evet diyeceğiz herhalde. İlk bakışta ‘’ evet ‘’ demek doğru gibi geliyor insana. Ama bir düşünelim, insanların yükü gerçekte azaldı mı ? Azaldı ise, artan genç yaştaki felç olayları ile, insanların kendileri ile muhabbetleri nereden kaynaklanıyor ?   Şimdi filmi başa alalım: İnsan dışındaki diğer canlılar yani hayvanlar, hayatta kalmak için gerekli ihtiyaçlarını karşılayınca oradan ayrılırlar. En vahşi diyebileceğimiz hayvanlar dahi karınları doyunca, o çok sevdikleri ete bir daha bakmazlar. Ve orayı terk ederler. Pek azının, ilerde tekrar yemek için muhafaza etmek, saklamak gibi davranışı olur. Ama insanlar öyle midir ? İhtiyaçları bitmez ve nefisleri doymaz. Biraz kazanınca daha çok kazanmak. Bir evi varsa, birkaç ev daha almak. Arabasını daha lüksü ile değiştirmek. Elinde mevcut gelişmiş teknolojik cihazının kısa bir süre sonra daha gelişmişini almayı hedeflemek.   Bunları sağlayabilmek için bazıları başka insanları sömürmek ve istismar etmek. Sonra; Eskiden genç insanların okuması ve bir iş güç sahibi olmaları için büyük çaba ve emekler gerekmiyordu. Şimdi ise çocukların okumak ve iyi bir gelecek sahibi olmak için karşı karşıya geldikleri zorlukları, yükleri anlatmak, gelecek endişelerinden kaynaklanan bunalımlarını anlamak ve anlatmak için ciltler dolusu kitaplar da yetmiyor. Yine eskiden, insanların isteklerini ve hırslarını bileyecek ihtiyaçlar az idi ve insanlar daha mutlu idi. Şimdi ise bin bir çeşit, birbirinden cazip ürün var, bunlara erişmek için insanlarında bitip tükenmek ... Devamı

ASTROLOJİ NE OLA Kİ ?

2008-01-21 14:54:00

      Aşağıda vereceğim bilgiler bilimsel verilere dayanmaktadır ve doğrudur. Bu yazımı okuyanlar, bir veya birkaçının yanlış olduğunu düşünürlerse lütfen bir yorumla belirtsinler. *** Evrende yaklaşık olarak 200-300 milyar galaksi, ve her galakside Güneş’imiz gibi ısı ve ışık kaynağı yine 200-300 milyar kadar yıldız vardır. Her yıldızında farklı sayıda Dünyamız gibi uyduları bulunmaktadır. Toplam sayı açısından yaklaşıldığında, insan aklının alamayacağı ve kavrayamayacağı çoklukta uzayda gök cismi vardır. Bunlardan her biri farklı özelliktedir. Bir birinin benzeri iki gök cismi bulunmamaktadır. *** Gelelim Dünyamıza; yeryüzünde yaklaşık 6,5 milyar insan yaşamaktadır. Bu insanların her biri farklı özelliktedir. Fiziki ve bakımdan – tek yumurta ikizleri dahil – her insanın tıpa tıp bir benzeri yoktur. *** Yine her insanın parmak izleri farklıdır. Halen yaşayan ve bu güne kadar yaşamış tüm insanların, - yani milyar kere milyar sayıda insanın - her birinin parmak izleri de farklıdır. Bu husus Kur’an’da 75/4 ayetinde de teyit edilmektedir. *** Yine ruhi yapısı bakımından da her insan farklı özelliktedir ve başlı başına bir alemdir. *** İşte şimdi kış mevsimi, yani kar yağma mevsimi. 20.Ocak.2008 tarihli BUGÜN gazetesinden bir haber: ‘’ Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü fizik profesörü Kenneth Libbrecht kar tanelerinin fotoğraflarını çekmiş, Kar kristallerinin altı köşeli yapılarının her birinin farklı olduğunu belirlemiştir. Kar tanecikleri arasında, aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü içeren iki kristal dahi mevcut değil imiş. ‘’ Yani yalnızca bir bölgede, yalnızca bir saniyede yağan ve gökyüzünden inen milyar kere milyar adet kar tanesinin her birinin dahi benzeri yoktur. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Gelelim şimdi sorumuza: ‘’ Değerli dostlar. Bir kar tanesinin dahi bir benzeri yok iken, Yüce Yaratıcımızın her birini özel olarak ya... Devamı

Kendini Dünyanın Merkezi Sanmak !

2008-01-18 10:16:00

    Üç tarafı denizle çevrili memleketimiz, hudutları içinde aynı anda 4 mevsimin yaşandığı bir dünya cenneti. Bu güzelliklerinin yanında insanlarının çeşitliliği ve ilginçliği ile de bir başka güzel... Bundan iki ay kadar önce bir blogcu arkadaşımız yazacak konu sıkıntısına düşmüş ve ‘’ SİZ KONU SÖYLEYİN BEN YAZAYIM ‘’ diye bir blog yazısı ile duyuru yapmıştı. Sanki tüm blog okur ve yazarları - bu değerli kardeşimiz yazsın da okuyalım - diye bir beklenti içinde imiş gibi. Bu yazı ve istek tuhafıma gitmiş ve kendisine bir yorumla bildirmiştim. Yukarıda da belirttiğim gibi öyle ilginç insanlarımız var ki, bu memlekette yaşayan ve yazan kişilerin konu sıkıntısı çekmesi mümkün değil. Her an 4-5 yazı projesi kafamda dans edip, ‘’ -- Yaz beni, yaz beni ‘’ diye sabırsızlanıp duruyor. İşte böyle bir ortamda konu tercih etmek için bocalayıp dururken bu gün ilginç bir konu geldi, ve öne geçti. Bu sabah işe gelirken bir araba ve arka camlarında büyük puntolarla bir yazı gördüm: ‘’ BEN DEMİŞTİM İŞTE – 15 AY YOKUM ‘’ Buyurun buradan yakın ! Demek ki bu değerli kardeşimiz. 15 ay süre ile er olarak askerlik yapmak üzere sivil hayatından ayrılmış. Bütün aleme de duyuruyor. ‘’ 15 aylık yokluğuna nasıl dayanacağız ‘’ bu vatandaşımızın. ‘’ Yerini nasıl dolduracağız. Vah vah !... ‘’ dememiz lazım herhalde. Genellikte hepimizde görülen bir duygu ve davranıştır bu. Başımıza iyi, kötü veya olağan dışı bir iş gelse, o an, o konu bizim için en önemlidir. Dünyanın merkezinde biz varız, dünya bizim etrafımızda dönmektedir. Birkaç zaman sonra, o konu veya olay önemini kaybeder, yaşantımızda ve dünyamızda başka olay ve konular onun yerini alır. Hayat böylece sürüp gider... Kendimiz için bir an en önemli olan bir olay; o anda başkaları için en önemsizdir. İşte askerlik için çevresinden ve sivil yaşamımdan bir süreliğine ayrılacak olan bu ka... Devamı

İNTERNETTEN ÖDEV İNDİRİLİR !

2008-01-11 17:34:00

    Eskişehir’in merkezinde bir ilk öğretim ilk okulu, okulun tam karşısında’ da bir kitapçı- kırtasiyeci. Özellikle bu ilk öğretim okulunun karşısında, bu okul için açılmış bir dükkan. Dükkan’ın vitrini olan camekanında da büyük puntolarla yazılmış bir ilan: ‘’ İNTERNETTEN ÖDEV İNDİRİLİR ‘’   Bu duyuru aylardır orada duruyor. Eskişehir’in belki de en kaliteli öğretim veren bu okulunun öğretmenleri ve yöneticileri bu duyuruyu görmüyor veya önemsemiyor. Ben her gün işe gidip gelirken önünden geçiyordum. Bu duyurudan rahatsızlığım ve ne zaman kaldırılacağı yolundaki beklentim devam ediyordu. Ama değişen bir şey olmadı. Kaldırılması konusundaki umudum da kalmadığı için, artık yazayım, OP eğitimcileri ile paylaşayım dedim.   Efendim, eğitimciler; aydın ve duyarlı öğrenci velileri bilir. ÖDEV, önemli işlevi olan bir eğitim türüdür. Amaç; öğrenciye belli bir konuda inceleme, araştırma yapma ve topladığı bilgileri sistemli bir şekilde sunma bilinci ve yetisini kazandırmaktır. Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği ve buna paralel olarak çok önem kazandığı bu çağda, geleceğin araştırmacılarının ve bilim adamlarının tohumlarını, ağaç yaşken atma işlevidir.   Ama öğretmenler, eğitim yöneticileri ve öğrenci velileri yeterince bilinçli ve duyarlı olmazsa, bu noktaya geliniyor. Öğrenci bu ve benzeri ticarethanelere gider, ücretini öder. Ödevi İnternet’ten birileri tarafından indirilir, çıktısı alınır dosyalanır, ve öğrenciye teslim edilir. Ücreti ödenir Öğretmene teslim edilir. İşlem tamamlanmıştır. Bu şimdi ödev mi oldu ? Eğitim süreci gerçekleşti ve tamamlandı mı ? Bu işlemin kırtasiyecinin işini ve gelirini arttırmaktan başka kime ne faydası oldu ?   Özellikle eğitimciler ve ana babalar dikkat. Ne yapmak lazım ? Çözüm: Öğretmenler ödevi İnternet’ten değil,kütüphaneden basılı eserlerden araştırma yapılacak şekilde vermelidirler. Sonra, sunu da yazıcı çıktısı ... Devamı

NEREDE BENİM TÜRK SANAT MÜZİĞİM ?

2008-01-11 12:20:00

      6 Ocak 2008 Pazar günü gündüz saatlerinde, televizyonda TRT 4. Kanalda bir Türk Sanat Müziği programı vardı. Gece saatlerinde yayınlanmış programın tekrarı. Solist Müşerref Tezcan. Kanallarda gezinirken yakaladığım bu programı bırakamadım, sonuna kadar izledim. İzlerken çok keyif aldım ve gözlerim yaşardı. Müşerref Tezcan, gerçek bir sanatçı ve gerçek bir hanımefendi. Şelale gibi çağlayan billur gibi bir ses ve olağanüstü güzel bir icra. Açılıp saçılmadan, zıp zıp zıplamadan, kıvır kıvır kıvranmadan. Bir saate yakın sürede güzel eserleri seslendirdi. Sonunda da meşhur şarkısı Türkiyem ile sonlandırdı programını: ‘’ Türkiyem, Türkiyem cennetim. Benim eşsiz milletim ‘’ Önüne gelenin nota bilmeden kendisini müzik sanatçısı diye ilan ettiği, gerçek beste ve güzel melodi özelliklerini taşımayan şarkıların ortalığı doldurduğu bir ortamda, nadir denebilecek bir sanatçı ile bir müzik programı bu. Özel TV kanallarında varsa yoksa diziler, yarışma programları. Güzel bir müzik programı kalmadı. Türk Sanat Müziği zaten hiç kalmadı. Popüler müzik her alanı işgal etti. İster doğu, ister batı kökenli olsun. Güzel melodi özelliklerinden yoksun. Hep aynı besteye farklı sözler. Ve hatta hip hop denen şarkıdan ziyade yalnızca sözler. Gerçek bir müzik eserlerinden ziyade, estetik ameliyatlarla durmadan düzelttiği oralarını buralarını sergileyen kadınlar. Bu tür kadınlardan daha çok kalçalarını kıvıran süzgün gözlü erkekler. Ve erkekle kadın arası, ne idiğü belirsiz yaratıklar. Ve Türk Sanat Müziğimizin bu yaratıkların eline kalması... Sahi nereye gitti bizim Türk Sanat Müziğimiz... Nerede gazino salonlarını assolist olarak dolduran o gerçek hanımefendi, beyefendi özelliklerindeki Türk Sanat Müziğinin gerçek sanatkarları. Nerede ortalığı kasıp kavuran, herbiri aylarca dillerden düşmeyen, insana gerçek güzel müzik zevki tattıran, alıp sürükleyen besteler, şarkılar... Aylardır, y... Devamı

Ah Ben Bir Köyde Öğretmen Olsam !

2008-01-09 18:07:00

    Şimdi yukarıdaki bu başlığı görünce: ‘’ --- Aman arkadaşım sen ne yapıyorsun. Köydeki öğretmenler de köyden kurtulmağa, şehre kapak atmaya çalışıyor. Aklını peynir ekmekle mi yedin ? ‘’ diye düşünecekler olacağını biliyorum. Evet düne kadar, bende öyle düşünüyor ve öyle biliyordum. Peki, dün ne oldu ? Evet dün bir köy okulunda idim, 40 yıllık düşüncem ve fikrim değişti. Gidelim 40 yıl öncesine. Bir Kamu İktisadi Kurumu İzmir Bölge Müdürlüğünün Alsancak semtindeki merkezinde, şef-teknisyenlik görevindeyim. O anda da 4-5 yıllık memurum. Bölge Müdürlüğümüz muhasebesinde, muhasebe şefliği görevinde bulunan benden 8-10 yaş büyük bir arkadaşım, daha doğrusu ağabeyim var. Sohbetlerimizde sık sık. İdealinin köy öğretmenliği olduğunu söylüyor. Uçuk bir düşünce ve rüya olduğunu düşündüğüm için ciddiye almıyorum, onun söylemlerini. Bir iki sene böyle geçiyor. Bir gün aniden şok bir gelişme oluyor. Bu arkadaşım aniden veda ziyaretine geliyor. Evet rüyasını yani idealini gerçekleştirmiş ve köy öğretmeni olmuştur. Memleketi olan İsparta ilinin bir köy ilk okuluna kendi isteği ile sınıf öğretmeni olarak atanmıştır. Ben ve çevredeki tüm arkadaşlar inanamıyoruz. Kabullenemiyoruz ve anlayamıyoruz. İzmir’den, İzmir’in en güzel ve gözde merkezlerinden olan ve meşhur ‘’ Kordonboyu’na ‘’ iki yüz metre, yine meşhur ‘’Fuar’ ına ‘’ üçyüz metre mesafedeki görev yerinden kendi isteği ile ayrılıp, çorak Anadolu’nun içlerindeki İsparta ili, bir ilçesinin bir köyüne; belki de o an elektriği dahi olmayan köyüne öğretmenlik yapmaya gitmiştir, bu arkadaşımız. Bu hareketinin nedenini ve anlamını o gün anlamadım, bu güne kadar 40 yıl boyunca da anlamadım ve hep bir tuhaflık olarak değerlendirdim. Taa ki düne kadar... Peki dün ne oldu ? Dün Eskişehir’in 3500 nüfuslu Seyitgazi ilçesinin bir köyündeki İlk Öğretim Okulunda İngilizce Öğretmeni olarak görev yapan ... Devamı

Saatte 12 İnsan Ölüyor !

2008-01-07 15:59:00

    Ülkemizde, saatte 12 , günde 288, yılda 105.000 kişi; Dünyada, saatte 570, günde 13.700 yılda, 5 milyon kişi ölüyor. Hangi sebeple ? Tabii ki sigara yüzünden. Bu bilgiler YEŞİLAY’ın araştırmasına dayanıyor. Ülkemizde 25 milyon, dünyada 1 milyar 300 milyon kişi sigara tiryakisi Bir sigara tiryakisini ortalama 40 yıl sigara içtiğini farz etsek, 40 yıl sonunda, dünya nüfusunun artmasını da dikkate almadığımızda, 200 milyon insan sigara yüzünden ölmüş olacak. Yani, Ülkemiz nüfusunun üç katı insan. Bu verdiğim rakamlar Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü’nün ( WHO ) bu gün ( 07/01/2008 ) BUGÜN gazetesinde yayınlanan verilerine dayanıyor. Bu veriler arasında yılda dünyada 200 bin kişinin de pasif içici olarak yine sigara yüzünden öldüğü bilgisi var. Yalnızca ülkemizde, sigaraya bağlı hastalıklar sebebiyle bir yılda yapılan sağlık harcaması toplamı 2,7 milyar dolar olarak hesaplanmış. Tam bu miktarın 10 katı kadar da yani 27 milyon dolar, 25 milyon tiryakinin bir yılda sigaraya harcadığı paranın tutarıdır. Amerika kıtasından son iki yüz yılda dünyaya yayılan sigara belasının yalnızca bir yıllık maddi ve manevi boyutu budur. Sigara içilmesi yasağında, ülkemizde çıkarılan kanun çoğu ülkeye örnek olacak özelliktedir. Ama ciddiyetle ve titizlikle uygulanmak şartıyla. Çıkan bir ilaç, birkaç kişinin ölümüne dahi sebep olsa, tüm dünyada yasaklama ve piyasadan toplama uygulamalarına sebep oluyor. Sigara gibi bir zehir ve ölüme yol açtığı katiyetle belirlenmiş bir maddenin, bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi içilmesini sınırlanması ve insanların topluca bulunduğu yerlerde yasaklanması gayet yerinde bir karardır. Zaman içinde tütünün üretilmesinin ve sigara satışının yasaklanması aşamasına geçilmesi kaçınılmaz olacaktır. Sigara bağımlılarının yani tiryakilerin - bırakın içsinler, başkalarına ne zararı var - şeklindeki yumuşak ve hoşgörülü yaklaşımı ile bu beladan kurtuluş mümkün değildir. Çünkü başkalarına da z... Devamı

Üretimi Satışı Serbest - İÇİLMESİ YASAK !

2008-01-04 15:03:01

    Sigara yasağını, daha doğrusu sigara içilmesi yasağını genişleten kanun, 03/01/2008 gecesi Meclis’ imizde kabul edildi. Hoş, bir önceki sigara yasağı kanunu da, bu kanuna benzer Kabahatler Kanunu da pek uygulanmıyordu. Daha doğrusu, belediyeler ve kolluk kuvvetleri bu kanunlara sahip çıkmıyor, diğer resmi makamlar yöneticileri de pek umursamıyordu. Şimdi yeni kanunun uygulanırlık oranı ne durumda olacak onu zaman gösterecek. Uygulama tedbirlerini ve denetimlerini ciddiyetle organize etmeden, denetimlerini ciddiyetle gerçekleştirmeden arka arkaya, doğmadan ölmüş hukuk kuralları koymanın, vatandaşın gözünde kanunların ve devletin ciddiyetini ve saygınlığını zedeleyeceği görüşündeyim. Fakat bu günkü yazımın konusu başka. Sigara içilmesi yasağında önemli bir tenakuz yani tutarsızlık var: Sigara üretimi ve satışı serbest, içilmesi yasak ! Eğer sigara bir zehirse, yalnızca bir zehir değil, dumanında 3890 çeşit zehir ve sağlığı zararlı madde varsa, İçindeki zehirler ve katranı ile insan vücuduna ölümcül zararları varsa –ki öyledir- Neden üretimi ve satışı serbesttir ? Bunun mantıklı bir açıklaması var mıdır ? Şimdi hemen tiryakiler bana isyan ve itiraz edecektir. Kimin hesabına yasak getireceksin diye. Ben de eski bir tiryakiyim. 16 sene içtim. 34 yaşında, günde iki paket içerken, sağlığım bakımından büyük zararlar görmeğe başladığım için bıraktım. 29 senedir de içmiyorum. Tiryakiliğin ve bağımlılığın ne olduğunu biliyorum. Evet, bu konuda en geçerli çözüm, sigaranın üretiminin ve dolayısıyla ticaretinin de yasaklanmasıdır. Çok radikal bir çözümdür. Tabii ki birden bıçak gibi keskin ve kesin bir kararla uygulanması mümkün değildir. Bir de yalnız bir ülkede yani ülkemizde uygulanmakla bu iş yürümez. Tüm dünya ülkelerinin katılımı gerekir. ABD de ve Avrupa ülkelerinde buna uygun yani sigara karşıtı bir atmosfer vardır. *** Ülkemiz önderliğinde, *** Öncelikle batı ülkelerinin ikna edilmesi ile, *** 5-8 ve ha... Devamı

KADINLARIN TACİZİ

2008-01-04 11:16:00

  Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Ali Bardakoğlu’nu tanımayanımız pek yoktur. Sakin, kendi halinde, makamına ve görevine yakışır kişilikte bir beyefendi. Din adamı kimliğine  uygun olmayan bir davranışı ve hafifliği de pek görülmemiştir, bu güne kadar. Ali Bardakoğlu Bey, başkan kıyafeti ile bir özel TV programında. Ciddi, vakur ve sakin. Kendisi ile söyleşi yapan spiker veya programcı hanımefendi ise, programın içeriğine uygun olmayan ve program konuğuna tezat fazlaca bir dekolte kıyafet içinde. Karşı karşıya oturmaktalar. Söyleşi başlıyor. Programı yöneten hanımefendi, bütün şirinliği ve bacak bacak üstüne atmış mini etekli, belden yukarısının da biraz fazlaca dekolte görünümü ile, beyefendinin gözlerinin içine bakarak ve gülümseyerek sorular yöneltiyor. Ali Bey, gözlerini nereye yönelteceğinin şaşkınlığı içinde başlıyor sıkılmaya, bunalmaya ve terlemeye. Her halinden tedirginliği belli. Onun için söyleşi bir yerde eziyet oluyor. Tarihini ve sunucusunu hatırlamadığım bu olay yaşanmıştır. Günlerce medyada işlenmiştir. Şimdi düşünelim. Ali Bardakoğlu’nun bu olayda yaşadığına ne isim verebiliriz ? Taciz diyebilir miyiz ? Taciz denmezse ne denecektir böyle bir duruma. Ben taciz diye isimlendirmekte ısrar etmiyorum. Programcı hanımefendi tabii ki böyle giyinmekle niyeti taciz değildir. Ama olaya Ali Bey’in açısından bakıldığında başka bir isim de bulamıyorum. Ali bey yerine bu söyleşide bulunacak, benzer konumda ve ağılıktaki başka bir erkek içinde yaşanan sıkıntı değişecek midir ? Erkekler için karşı cinsin normalin dışında görülen teni, cinsellik ve cinselliğin uyarılmasında en büyük etkendir. Bir kadın şık bir giyim ve olağan bir makyajla da gayet çekici olabilir ve dikkat çekebilir. Buna rağmen kadın iç güdüsünde bulunan teşhircilik geni, bazılarını olağanın dışında, işlerini de bahane ederek, açık saçık diyebileceğimiz bir tarz da giyinmeye ve çok aşırı makyaj yapmaya itiyor. Böyle bir kadınla karşılaşan erkekler, eğer ye... Devamı

MASONLAR ATAKTA !

2008-01-03 16:33:00

  Geçmişi yüzlerce ve binlerce yıl , hatta M.Ö. 10. yüzyıl ve öncesine dayanan Masonluk, yakın zamanlara kadar gizli ve yer altında çalışan bir topluluktur. Neden gizli bir topluluktur ? Çünkü, insanlığın aleyhine gizli emeller taşıyan, yalnızca kendi üyelerinin – ki kardeş olarak isimlendiriyorlar - menfaatlerini korumak, kollamak ve yüceltmek esasına dayalı, kendi üyeleri dışındaki insanları sömürmek ve ezmek hedefleri olan bir topluluktur. Bunun yanında semavi dinler karşıtı, Tapınak Şövalyeleri ve Yahudi Siyonizmi karışımı, bir takım ritüelleri yani özel simge, hareket ve şifreleri olan materyalist ( Maddeci ) bir sapık din hüviyetinde olan bir topluluktur. Sapık dindir diyoruz çünkü ayrı mabetleri vardır. Bundan 10-15 sene önce, toplumdaki deşifre olan olumsuz imajlarını perdelemek amacı ile kendilerine topluma açık bir görüntü vermeye çalışmışlar. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası ismi ile güya yüzeye çıkmışlardır. Öne sürdükleri sözde temel prensipleri, insani değerleri havi, ahlak, namus, şeref, insan sevgisi, akıl ve bilim yolu gibi söylemlerdir. Üyeliğe kabul edilmek için sözde şartları da, Allah’a inanmak, hür ve belli bir kültür seviyesinde aydın olmak, çevresinde iyi tanınan, dürüst, şerefli, çalışkan olmak gibi herkesin itiraz edemeyeceği özelliklerdir. Üyelik için olmazsa olmaz en büyük şartları olan süper zengin olma özelliği deşifre edilmemektedir. Dikkat ederseniz, üyeliğe kabul edilme için öne sürdükleri Allah’a inanma ilk şartı da bir kamuflajdır. Çünkü, Allah’a inananların mabetleri Cami, kilise ve Havralardır. Masonların ise ayrı mabetleri vardır. Farklı bir din oldukları ve Allah’a inanmadıkları buradan bellidir. Şu an için İstanbul’da Avrupa yakasında bir mabetleri olduğunu ve Anadolu yakasında da iki mabet daha inşa edeceklerini büyük üstadları beyan etmektedir. Masonlar bu günlerde atağa kalkmışlardır. Bu günkü ( 03/01/2007 ) Vatan gazetesinde bir manşet: ‘’ MASON... Devamı

Yeniden Doğan Bir Şehir : ESKİŞEHİR

2007-12-28 23:31:00

    ESKİŞEHİR ilimiz, Anadolu’muzun en eski yerleşme merkezlerinden biridir. Cumhuriyet döneminde de 1925 yılında il olmuştur. Yakın zamanlara kadar, yani 7-8 yıl öncesine kadar, fazla gelişmemiş bir Anadolu kasabası görünümünde idi. Son 7-8 yıl içinde Büyükşehir Belediyesi ve alt belediyeler olan Odunpazarı ve Tepebaşı beldeleri belediyeleri birbirleri ile hizmet rekabetine girdiler. Bu rekabet ve yarışın sonun da, Eskişehir, tüm Cumhuriyet dönemi boyunca gerçekleşemeyen imar ve güzelleşmeye kavuştu. Avrupa ülkelerinde dahi pek görülemeyen bir hamle ile bu adında ‘’ eski ‘’ kelimesi bulunan fakat kendisi yepyeni bir görünüm ve kimlik kazanan örnek bir ‘’ yeni şehir ‘’ haline geldi. Evet Anadolumuzun yeni yıldızıdır, Eskişehir. Bu dönem içinde yapılanları kısaca özetlersek: *** Şehrin incisi Porsuk nehrinin bir çok kolu şehrin içini sarmaşık gibi sarmaktadır. İşte bu nehrin güzergahı yeniden düzenlendi. *** Üzerindeki yeniden inşa edilen köprüler, her biri farklı çevre düzenlemesi ve mimari görüntüsü ile şehrin değişen çehresine güzel katkıda bulundular. *** Şehrin merkezindeki tüm alanlar ve parklar yeniden düzenlendi, eski harap hallerinden çok farklı bir kimliğe kavuştu. *** Anadalu’muz büyük kentlerimizin pek azında bulunan raylı sistem, yani tramvaylar, hem şehir içi yolcu trafiğini rahatlattılar, hem de çevre dostu elektrikli sistemleri ve sessiz süzülmeleri ile şehrin modern güzelliğine katkıda bulundular. Bunların yanında diğer özelliklerini de bir gözden geçirelim: *** Ülkemizin büyük Üniversitelerinden olan Anadolu ve Osmangazi Üniversiteleri şehrin ekonomik ve kültürel gelişmesinde büyük rol oynamaktalar. *** Hem demiryolu hem de karayolu kavşak noktasında olan Eskişehir’imiz, ticaret ve sanayi alanında da çok hızlı bir gelişim sürecindedir. İstanbul’dan taşan sanayi kuruluşları İzmit, Adapazarı ve Bursa’ya da sığamamış, bu şehirlerimizi geride b... Devamı

İnsanların Uydurduğu ( Bâtıl ) Dinler

2007-12-27 17:24:00

              ‘’ Bâtıl din ‘’ , ilâhi vahye dayanmayan, insanların ihdas ettiği, yani uydurduğu dinlere denir. Bu tür dinlere beşerî dinlerde denilmektedir. Bâtıl yani gerçek olmayan ve geçersiz dinlerin belli başlıları şunlardır: *** Animizm : Varlıklardaki ruhu esas alan din. *** Naturizm : Tabiat kuvvetlerine tapılıyor. *** Totenizm : Bitki ve hayvanlar kutsal kabul ediliyor. *** Sinizm, Konfiçyanizm, Teoizm : Ataların ruhlarına tapılıyor. *** Şamanizm : Gök Tanrı ve Yer-su denilen ve tekin olmayan ruhların varlığına inanılıyor. *** Mecusilik : Ateşe tapılıyor. *** Şintoizm : Ölülerin ruhlarına tapılıyor. *** Zoroastrizm : Zerdüşt’ün peygamberliğine inanılıyor. *** Parsîlik : İyilik ve kötülük ilahına inanılıyor. *** Mitraizm : Güneş ve ışık tanrısı Mitra’ya inanılıyor. *** Manihaizm : Evrenden zıtların varlığı ve kötülüğün hakimiyetine inanılıyor. *** Mazdaizm : Nur ve zulmet esasına dayalı *** Vedizm : Veda adlı kutsal metinleri olan öğreti. *** Hinduizm, Brahmanizm : Tenasüh ( ruhların tekrar bedenlenmesi ) inancına dayalıdır. *** Budizm : Allah inancı ve ibadeti olmayan din. *** Satanizm : Şeytana tapma. *** Putperestlik : Putlara tapma... Devamı

En Büyük Ordu...

2007-12-27 11:46:00

          Sloganı tamamlayalım: En büyük ordu, bizim ordu, Yani, En büyük asker, bizim asker !   İçimizdeki acı, biraz olsun hafifledi. Tüm Ulusumuz ve özellikle şehit ailelerimiz yine bir nebze olsun teskin oldu. Kahraman ordumuz, büyük askerimiz, kendisine verilen görevi en iyi şekilde yerine getiriyor. Hainlere dersini veriyor.   Şu anda dünyanın en büyük siyasi ve ekonomik gücü ABD. Görünüşte sayı ve teknolojik üstünlük bakımından en büyük ordu da yine ABD ordusu. Bu açıdan bizim ordumuz ikinci sırada görülüyor. Fakat eğitim ve verilen savaş görevini yerine getirme bakımından en büyük ordu bizim ordumuz.   Tüm dünya ve ABD’ de bizim bu gücümüzü biliyor ve bizden çekiniyor. Biz kendi gücümüzü bilsek ve siyasi idare de bu gücü ve bu gücün rüzgarını arkasına alsa, Orta Doğu’nun ve dünyanın en sözü geçen ülkelerinden biri olacağız. Bıçak kemiğe dayanınca hükümet, dünyaya resti çekti ve ABD’de dahil dize geldiler.   Demek ki her şeyin başı, kişilikli dış siyaset politikası. Demek ki büyük olmak için, büyüklüğünü bilmek ve büyük gibi davranmak gerekiyor. Demek ki gerektiğinde riskleri ve savaşı göze almak gerekiyor.   ‘’ Her şerde bir hayır var ‘’ diye bilinen bir dini inancımız var. Pısırıklıktan kurtulmak, büyüklüğümüzü hatırlamak için belalar ile, hıyanet ile sınava çekilmek varmış kaderimizde. Şimdi kendimize güvenimiz arttı. Geleceğe daha iyimser bakabiliriz. Dünya tarihinde en çok taarruza uğramış bu topraklar ve bu BÜYÜK MİLLET, bu güne kadar ne büyük belalar ve büyük hıyanetleri atlatmış ve üstesinden gelmiştir. Bunun da üstesinden gelecektir. Tünelin aydınlık ucu görünmüştür.   Yeter ki, büyüklüğümüzü bilelim, Büyük oynayalım. Ordumuz zaten büyük !... Devamı

A T E I Z M

2007-12-26 00:02:00

  Göster/ Gizle   Felsefi bir kavram olan ateizm, Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceyi dile getiren dünya görüşünün ismidir. tarzını ve davranış biçimini de dile getirmektedir. Bu anlayışı benimseyenlere ateist denir. Günlük hayatta, bu kavramı ifade emek için, inançsız veya inkarcı gibi kelimeler de kullanılmaktadır. Ayrıca dini literatürümüzdeki,  zındık, mülhid kavramları da aynı manayı ifade etmektedir.   Ateizm tarihte çok yaygın olmasa da eski dönemlerden itibaren günümüze kadar var olan ve bazı filozoflarca da dile getirilen önemli bir problemdir. Yüzyılımızın ilk yarısında tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar yaygınlaşan ve kendine taraftar bulan bir düşünce akımıdır. Günümüzde ise eski gücünden  uzaklaşan ve fikri dayanaklarını da yitiren ideolojik  bir tavırdır.  Felsefi tartışmaların yanında ateizm bazen ideolojik biçimlere sokulmuş ve  bazı sosyalist yönetimlerin resmi politikası haline getirilmiştir. Bilindiği gibi Marks, Lenin ve Engels’in fikirlerinden hareketle sosyalist ülkelerde bilinçli bir din karşıtlığı politikası izlenmiştir. Ateizmi ilke edinen ideolojiler dogmatik, statik ve dayatmacı tavırlar sergilemişler; dinle ilgili eleştirilerinde karşı tarafa cevap verme  ya da yanlış anlamayı düzeltme şansı vermemişlerdir.   20. yüzyılda ateizm adına ortaya pek çok şey konmuş, konuşulmuş, yazılmış ve çizilmiştir. Özellikle son dönemlerde ateizm adına yapılan şeylerin çoğunluğu ne yazık ki tutarlı ve insaflı fikri tartışmalar olmak yerine, birer ateizm retoriği haline gelen ideolojik söylemler olmuştur.. Yakından bakıldığında ortaya çıkan şeylerin daha ziyade ideolojik bilim, ideolojik felsefe, ve ideolojik ateizm olduğu görülmektedir. Bu söylemlerin temelinde de  pozitivist yada materyalist esintiler bulunmaktadır.   Felsefi tartışmalarda kendine güçlü bir zemin bulamayan ateizm kendine çağımızdaki bazı bilimsel varsayımların  içinde yer aramaya... Devamı

Hayvan Sevgisine Evet. Ama ...

2007-12-22 21:29:00

    Hayvan sevgisi, bir yönüyle insanın sevgi yönünün göstergesi ve yansıması. Hayvanları sevmeyenlerin, insanları da sevemeyecek kadar bencil ve sevgiden yoksun olduğu yönünde bir söz vardır. Bu sözün büyük ölçüde gerçek olduğu söylenebilir. Tabii ki sevginin bir ölçüsü olmadığı , duyguları ölçmenin ve derecelendirmenin bir aleti de olamayacağı için ancak insanlar bu konuda bir kanaat geliştirebilir.   Hayvan sevgisine evet, ama… ? İşte bu ama üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bir davranış, bir duygu, başka insanlar ile ilişkili olmadığı zaman söylenecek ve yapacak hiçbir şey olamaz. Ama  hayvan sevgisi, daha doğrusu zamanımızda görülen şekli ile köpek sevgisi, o hayvanlarla ilgisi ve ilişkisi olmayan  diğer insanlara rahatsızlık veriyorsa ve hayvan sahipleri sorumluluklarını çoğunlukla yerine getirmiyorlarsa kabullenmek ve desteklemek mümkün olamıyor. Apartman düzeninde bir daire içinde, köpeğin insanların yaşadığı ortam içinde  bulunması ve apartmanın diğer sakinlerinin istirahatta bulunduğu veya uyuduğu, gecenin ilerlemiş saatinde bitip tükenmez havlama seanslarına başlıyorsa, tüm o binada yaşayanları rahatsız ediyor, sinirleri harap ediyor ve uykularından ediyorsa bu olayın sevgi boyutu insanların kafalarının en arka boyutlarına itiliyor ve bir işkence olayı haline geliyor. İşte böyle bir durumda bu  sevginin anlayış  ve kabul görmesi de mümkün olamıyor.  Apartman sakinleri arasında çatışmalara  iletişim kopukluklarına sebep oluyor.   Bundan daha önemli bir oluşum daha var bu konu ile ilgili. Evim ve işyerim arası  iki buçuk kilometre. İşime yürüyerek gidip geliyorum. Yol güzergahım da şehrimizin en önemli 2-3 caddesinden biri. Sabahlar işime giderken, caddenin kaldırımında yürürken, köpek pisliklerine basmamak için cambazlık yapıyor ve  her an dikkatli ve alarmda bir yürüyüş yapmak zorunda kalıyorum. Çünkü köpek sahipleri, sabahları hayvanları havalandırmak ve dışkılama ihtiyaç... Devamı

Elektronik Sigara

2007-12-20 21:53:00

    Sigaraya alışıp ta memnun olan yoktur. Tiryakilerin istisnasız hepsi bırakmak ister ama bu iş kolay değildir. Bırakmaya teşebbüs edenlerin büyük çoğunluğu da bu çabadan kolay galip olarak çıkamaz. Son zamanlarda  teknolojik gelişmelerin sunduğu yeni bir imkan ve alternatif gündeme geldi: ELEKTRONİK SİGARA. Elektronik sigara içinde sadece nikotin olan ve başka zararlı maddeler içermeyen, dumansız bir sigaradır. Elektronik sigarayı kullananlar sigarada insana bağımlılık yapan nikotin isimli zehiri belli sürelerle ve gittikçe azalan oranlarda almaya devam ediyorlar. Sonra da sigarada nikotin oranı sıfıra düşüyor. Tiryaki   bu şekilde de bir süre daha kullanıyor. Tiryakilerin ortalama % 80 i bu sürenin sonunda sigarayı  bırakabiliyor. Sigara bağımlısı isterse elektronik sigara ile alışkanlığını sürdürmeye devam ediyor. Böylece hem kendi zevkini sürdürüyor hem de başkalarını rahatsız etmiyor.  Sigaranın nikotinden sonra, nikotinden daha fazla vücuda zarar veren, dumanındaki olumsuz ve en önemlisi kanserojen etkisi olan maddelerden uzaklaştığı için  sigarada gördüğü zarar da önemli ölçüde azalmış oluyor.   Şimdi konuyu daha ayrıntılı olarak ele alalım: ***  Elektronik sigara, sağlığa zararı yok denecek kadar az gerçekçi bir sigara similatörüdür. ***  Hiçbir şekilde, duman, katran ve kül bırakmadan rahatlıkla her yerde kullanılabilir. ***  Sadece nikotin içerir. ***   Başladıktan sonra iki gün içinde vücutta daha fazla oksijen dolaşmaya başlayacaktır.   E-sigara üç ana parçadan oluşur: ---  Ağızlık ve kartuş: E-sigaranın uç kısmındaki bu bölüm değiştirilebilmektedir. Bu kısımda tütün alkoloiti katılmış bir kartuş bulunmaktadır. İnsan sağlığına katran ve kanserojen maddeler içermez. Sigara bırakma esnasında nikotin ihtiyacını karşılar. Bir kartuşun ömrü 2-3 paket sigaraya denk gelir. Bu kartuşların farklı oranda nikotin  ihtiva eden çeşitleri  vardır. * Yüksek ... Devamı

EZİLEN KADINLAR

2007-12-17 16:59:00

  Resimde gördüğümüz gibi, Anadolu’muz köylü kadını ağır yükün altında, yanındaki genç ve sağlıklı erkek, elini kolunu sallayarak ve sigarasını tüttürerek yürüyor. Ne kadar asap bozucu bir manzara değil mi ? Böyle görüntülerimizin örneği Anadolu’muzda çoktur ne yazık ki. Hepimizde bir şekilde tanık olmuşuzdur böyle olaylara, ve yanındaki erkeğe içerlemişizdir, haklı olarak. Evet, görünüşte kırsal kesimimizdeki kadınlar ağır şartlar altında eziliyor diye düşünürüz ve değerlendiririz, Ama gerçekten öyle mi ? Evlerinin tüm işleri yanında çocuk doğurup, büyüten. Bunun yanında tarla ve diğer ev dışındaki ağır işleri yapan ve yükleri taşıyan bu kadınlarımız eziliyor mu ? Daha doğrusu onalar ezildikleri ve haksızlığa uğradıkları duygu ve düşüncesini taşıyorlar mı dersiniz ? İşte buna hemen evet demek mümkün değildir. *** Çünkü bu tür işleri yapsınlar diye erkekleri onları zorlamamaktadır. Onlar kendiliğinden yüklenmektedirler. *** Gelenekler ve annelerinden aldıkları eğitim bu doğrultudadır. *** Görev bilinciyle isteyerek yapmaktadırlar. *** Aksi halde yani yükü erkek taşısa kendi muhitlerinde, özellikle kadınlar muhitinde kınanırlar. *** Sonra erkekler, neredeyse kutsal bir varlıktırlar. Onların zorlanmamaları ve incinmemeleri lazımdır. Onlara kıyamazlar. Anadolu’nun bazı yörelerinde hala, damadı ve yetişkin oğlu eve gelen kadınlar insiyaki bir hareketle saygı duyarak ayağa kalkarlar. Ve bu tür davranışlarını kolayca değiştiremezsiniz. Bu türlü olgular, Anadolu insanımızın gerçekleridir. Televizyonda tanık oldukları şehirli kadın ve erkek görüntüleri ve davranışları da onları pek kolay etkilemez. Çünkü onları kendi dünyalarının insanları değil, başka dünyaların insanları olarak algılarlar, ve özdeşlik kuramazlar, önemsemezler. Sonuç; zaman ve eğitime dayanıyor. Birkaç nesil geçtikten sonra bu gibi işler yavaş yavaş yoluna girmeğe başlayacaktır.... Devamı

Aslinda Dünyayi Kadinlar Yönetiyor

2007-12-16 20:14:02

    Bu yazımın başlığını görünce okumadan hemen itiraza niyetlenmeyin. Hele biraz sabredin. Bana hak vereceksiniz. Evet, dünyayı kadınlar yönetiyor. Biz erkekleri de. Evlerde  kadınları dediği olur. Ve son sözü onlar söyler.  Bir ev düşünün. Evin hanımı diyelim ki, çamaşır makinesini değiştirmeyi düşünmektedir. Sık sık arızalanmaya başlamıştır. Modeli de eskimiştir. Kadın kocasına düşüncesini açıklar. Erkek hemen itiraz patlatır. --  Olmaz !. Çünkü aile bütçesi açık vermektedir.  Gelir giderleri karşılayamamaktadır. Şimdi olmaz ! Kadın, kararlıdır. Makine değişecektir. Sesini çıkarmaz. İtirazı kabul etmiş gibi görünür. Birkaç gün sonra, tekrar aynı konuyu gündeme getirir. Tabii ki yine itiraz. Sonraki günler,   çamaşır makinesinin yenilenmesi tekrar tekrar gündeme getirilir. Sızlanmalar devam eder. Taa ki ne zamana kadar ? Kocası pes edinceye kadar. İkna oluncaya kadar. İkna olmasa bile, ikna olmuş gibi direnci kırılıp kabullenene kadar. Sonuçta kadının dediği olur. Bütçedeki delik biraz daha büyüyüp, taksit ödemeleri  biraz daha yükselme bahasına  makine alınır.   Bir başka örnek: Normal bir Türk ailesi. Biri kız biri erkek,  ergenlik çağında iki çocuk.  Anne çocuklarına daha yakın daha sevecen görüntüdedir. Evde otorite babadadır, tabii ki görüntüde.  Çocuklar için annenin düşündüğü disiplin yaptırımları baba tarafından uygulanır. Daha doğrusu uygulattırılır. Anne çocuklara karşı şirin ve sevecen bir görüntüdedir. Bütün sert tedbirler baba üzerinden gelir. Cezalar babaya verdirilir. Çocuklara da gerekçe: ---   Ben olmaz  dedim ama babanız böyle istedi ! Çocukların gözünde baba sert, hoşgörüsüz ve anlayışsız. Anne sevimli, sevecen. Ve adeta bir melek.   Sivil ve asker memurların resmi görev yerleri dışında da bir arada olduğu mekanlar vardı. Lojmanlar. Lojmanlarda kadınların yöneticisi,  müdürün veya komutanın  eşleridir. Şöyle  ki bir fark... Devamı

Beyinden Zevk Almak

2007-12-11 21:51:00

    Beyinden nasıl zevk alınır  diye bir soru karşısında kalsak, çoğumuz ‘’ şöyle bir kafayı çeker, güzelleşiriz  ‘’  diye cevap vermeyi düşünebiliriz. Ama öyle midir ? Beyinden zevk almak, beyni ve onunla bağlantılı sinirleri uyuşturmak veya uyarmakla mı olur ?  Beyin tüm canlılarda vardır. Ama insan beyninin işlevi biraz farklıdır, bilindiği gibi. Düşünme yeteneği  ile donatılmıştır insan. Bu özelliği ile Dünyadaki en üstün varlıktır. Canlı ve cansız tüm varlıklara hakimdir ve onları kendi menfaatleri için kullanır ve yönetir. Bu böyle olunca ondan alınacak zevk, onu uyuşturarak ve  bir süre için devre dışına çıkarmakla mı yoksa yaratılış amacına uygun olarak değerlendirmekle mi olacaktır ? Beynin  yeteneklerini değerlendirmeye yönelik aşağıda vereceğim örnekleri  inceleyelim ve sonra karar verelim :   Bir mimar düşünelim; emsallerinden farklı özellikleri ve görüntüsü olan bir bina tasarlıyor. Onu kağıda döküyor. Tasarımı beğeniliyor. Uygulanmasına karar veriliyor. Kağıt üzerindeki  plan ve proje hayata uygulanıyor. Yani bina projeye uygun olarak inşa ediliyor. Bulunduğu yörede benzeri olmayan  hatları,  çok farklı görünümü ve estetik güzelliği ile bir eser  ortaya çıkıyor.  Kentin o yöresine bir  başkalık ve güzellik katıyor. Bu binayı, bu eseri her gören beğeniyor,  dönüp tekrar tekrar bakmak ihtiyacını hissediyor. Şimdi  bu mimarın yerine koyun kendinizi. Onun duygularını, onun keyfini, onun coşkusunu   biraz anlamaya çalışalım: Neler hissedecek ve düşünecektir dersiniz ? --- Bu benim eserim, bu farklı güzelliği ben tasarladım , çok beğenildi.   Bir  öğretmen düşünelim;   iyi insan, sıra dışı farklı insan yetiştirmeyi ideal edinmiş. Her dersinin her dakikası için plan yapmış, senaryosunu hazırlamış ve uygulamış. İyi bir eğitim ve öğretim için eğitim biliminin ve tecrübelerinin gereği olan her şeyi ... Devamı

A V A R E Filmi

2007-12-09 23:30:00

  AVARE. Ülkemizdeki film piyasasını sarsan, görülmemiş bir ilgi ve hasılat rekorları kıran bir film. Dünya ve ülkemiz film seyircisini Hint sineması ve filmleri ile tanıştıran ilk film. Orijinali 6 saat süreli imiş. Bizde önce 4 saate kısaltmışlar, sonra da 2 buçuk saate indirmişler. 1951 yapımı. Baş rollerde fakir tatlı serseri rolünde RAJ KAPOOR ve zengin kızı rolünde NERGİS. 1950 ‘ lerin başı. O günlerde böyle basılı ve görsel medya ile İnternet yok. Tek medya unsuru uzun dalga devletin Ankara ve İstanbul radyoları. Onlarda da magazin haberleri yok. Soğuk ve resmi bir yayın politikası. Basılı medya olarak İstanbul’daki ulusal birkaç gazete var ve onlar en yakın Anadolu illerine dahi 2-3 günde, uzak illere neredeyse bir haftada ulaşıyor. Böyle bir ortamda kulaktan kulağa müthiş söylenti ve haber rüzgarı. Avare filmi varmış,3 saat sürüyormuş. Halk bu filme girebilmek için kapıları pencereleri kırıyormuş. Müthiş bir heyecan, merak ve beklenti... Acaba ilimize ne zaman gelecek ?.. Zaman o zaman ki. Devletin radyosunda bile akıllı uslu bir müzik yayını yok. Hafif batı müziği, arkasından klasik batı müziği ve sonra ajanslar. Yani öğle saat:13.00 akşam saat 19.00 da haberler. Ve sonraları da ‘’Yurttan Sesler: Yöneten, Nurettin Sarısözen. ‘’ Halkın tek ilgilendiği programlar bu son ikisi. Ajanslar ve Yurttan Sesler. Böyle bir ortamda da halkın tek eğlencesi sinemalar. Ben 12-13 yaşlarındayım. Sonunda 1956-1957 yılı olacak Avare filmi şehrimize geldi. Ezilme pahasına sinemaya girerek filmi izleyebildim. Sonra da Tüm gençlerin, çocukların ve benim dudaklarımızda da filmin unutulmaz melodisi ve şarkısı... Naaaaa na na naaaa. Na na naaaa... Avara muuu, Avara muuu... Ya gardaş ma vuuu, gardaş ma vuuu.. Aasma’an katara muuuuu. Avara muuuu... Nııı nı nı nııı...... Biz şarkıyı böyle biliyorduk. İnternette şu adreste: http://www.sinemafanatik.com/yabbse/index.php?board=17;action=display;threadid=12... Devamı

Sigarayı Nasıl Bıraktım ?

2007-12-09 21:39:00

    Sigaraya başlamak kolay, bırakmak zor. Zehir bağımlılığı, el dudak alışkanlığı, psokolojik alışkanlık. Zor ama imkansız değil... Alkol, uyuşturucu ve kumar bağımlılığı... İşte bunları insanın kendi kendine bırakması imkansız denecek kadar zor. Ancak hastanede, doktor kontrolünde yatarak kurtulma şansı var. Ama bu şartlar altında dahi kurtulma şansı % 5 – 10 kadar küçük bir oranda. Önce olaya böyle yaklaşalım... İnsan kendi kendine bırakabilir... Örnekler, yani bırakabilenler pek çok. Evet, zehir bağımlılığı var olayın içinde ama, daha çok ve en çok psikolojik bir mesele. Beyinde kati olarak olayı çözdüğünüz zaman bu iş kolay. Yani sigara ile aranızdaki köprülerin tamamını bombalayıp imha edeceksiniz. Dönüş umudu hiç kalmayacak... Bırakma niyetiniz var, ama ben bu mereti bırakamam düşüncesini kafanızdan atamazsanız, bırakamazsınız. Bıraktıktan sonra da, her an yeri hazır düşüncesini de silemezseniz beyninizden , her an yeri hazırdır, işiniz çok zor. Bırakır, bırakır sonra tekrar başlarsınız. Demek ki ilk önce kendinize güveneceksiniz. Buna ben başladım, ben bırakabilirim düşüncesini benimseyeceksiniz. Rahmetli babam, 50 sene içmiş ve bırakmıştı. Vefatından önce 5 yıl da sigarasız yaşamıştı. Evet ben sigarayı bıraktım. 16 sene içtim. Günde iki paket içerken, ve her nefeste, dumanı ciğerlerimde 8 tur attırırken bıraktım. Önce yaklaşık 15 defa denemiş ve başarılı olamamış ve tekrar başlamıştım. 1978 yılında 33 yaşımda sigarayı bıraktım. Çünkü genç yaşta sağlığımı olumsuz yönde etkilemeye başlamıştı. İşim gereği ortalama iki günde bir açık havada 8 saat kadar çalışıyordum. Sabahın erken saatinde temiz havaya her çıkışımda, temiz havayı ve oksijeni ciğerlerim kabul etmiyor ve öksürük krizleri geliyordu. Aralıksız en az yarım saat süreli ve öksürürken içim dışıma çıkıyordu. Ayrıca mide rahatsızlığım başlamıştı. İki üç defa gastrit krizi gelmiş, sancısını hiçbir ilaç geçirememiş ve sabahlara kadar kıvranmıştım. İki bardak çay içtiği... Devamı

SIGARA ILE AYAGINI IÇMEK

2007-12-09 00:22:00

  Sigaranın en önemli zararlarından biri de kan dolaşımı sisteminedir. Hastanelerin kardiyoloji servislerine hasta olarak gittiğinizde size ilk sorulacak soru, sigara içip içmediğinizdir.  Tiryaki olduğunuzu anlarlarsa size ümitsiz vaka olarak bakarlar. Çünkü artık o servisin devamlı müdavimi olup sık sık, anjiyo veya  baypas ameliyatları için oraya geleceksiniz demektir. Sigaradan dolaşım sistemi hastalıkları şunlardır:                                                   1 – Damar sertliği  ( Arteriyoskleroz ) 2- Beyni besleyen damarlarda da damar sertliği olabilir. Felçler meydana gelir. 3 – Kalp hastalıklarına, bilhassa  myokard enfarktüsüne ( Kalp krizi ) zemin hazırlar.  Kalp krizi bu gün memleketimizde ve dünyada en önemli ölüm sebebidir. Sigara içenler arasında, içmeyenlere göre hem enfarktüs hem de enfarktüsten ölüm, en az 10 kat daha fazla görülmektedir. 4 – Kol ve bacak damarlarında tıkanıklıklar yapar. Kangren olur. Sonucunda el ve ayaklar kesilebilir. ( Bürger ) Bu kesilme genellikle  bir ayağının parmaklarından başlamakta. Sonra yavaş yavaş, ayak bileği,diz ve kalçaya kadar devam etmekte, sonra öbür ayağına daha sonra da  kollarına sıra gelmekte ve sonuçta operasyonlara devam etmeye gücü tükenerek vefat etmektedir. Böyle bir olaya  tanık oldum. Yazımıza eklediğimiz resme dikkat ediniz. SİGARA İLE BİRLİKTE AYAĞIMIZI VE ELİMİZİ DE İÇEBİLİRİZ !  ... Devamı