>< <iframe>

KUR'AN'A DÖNÜŞ

24/8/2009 - EN ÖNEMLİ AYET

‘’ O Allah ki............... ‘’

Evet, böyle başlıyor, Ayet’l Kürsi.

** Allah’a imanı, en üst düzeyde ve insanın bütün varlığına nüfuz edecek bir bilinç halinde anlatan,

Peygamberimiz tarafından ‘’ Ayetlerin en büyüğü ‘’ şeklinde vasıflandırılan bu ayet,
Kur’an’ın 2. Sırasında yer alan Bakara suresinin 255. Ayetidir.

Ve şöyle devam ediyor:

‘’ O Allah ki, O’ndan başka tanrı toktur.

Hayy’dır.

Kayyûm’dur.

( Ezeli hayat sahibi )( Varlığı kendisindendir )

O’nu ne uyku tutar, ne de uyuklama.

Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur.

O’nun katında, O’nun izni olmadan şefaat edecek kim var ?

O, kullarının geleceğini de bilir, geçmişini de.

Kulları ise, O’nun ilminden, ancak O’nun dilediği kadar kavrayabilirler.

O’nun kürsüsü

Her ikisini de gözetmek O’na ağır gelmez.

( tahtı ) gökleri ve yeri kaplamıştır;

O pek yücedir, pek büyüktür.

Bu sözlerden etkilenmeyecek, sarsılmayacak insan olabilir mi ?

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/5/2009 - MASONLARIN DÜNYA HAKİMİYETİ PLANI

Dünya Hakimiyeti planı yapıldığını ve bu planın  2/3 ünün bu güne kadar gerçekleştiğini biliyor muydunuz ? Bu plan şöyle :

3 dünya savaşı çıkarılacaktır. Bu savaşlar ve hedefleri şunlar:

***  Birinci Dünya Savaşı sonunda içinde Rus Çarlığının da bulunduğu,  planı yapanların dünya  hakimiyetine engel olan Avrupa’daki son imparatorluklar yıkılarak Komünizm aracılığı ile Ataizme yol verilip, onun yayılmasının sağlanması.

***  İkinci Dünya Savaşı ve sonucunda  Avrupa siyasi ve ekonomik bakımından zayıflatılarak Komünizm güçlendirilecek, sağ ve sol iki  siyasi gruplar karşı karşıya getirilecek.

Aşırı Avrupa milliyetçiliği  ( Nazizm ve Faşizm ) Yahudi ırkçılığı  ( Siyonizm ) asındaki tansiyonun yükseltilmesi ile  Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması.

***   Bu Yahudi Devletinin kurulması  dolayısı ile, eskiden beri  güçlü devletlerin ilgisi çeken Orta Doğu’da gerginliğin arttırılması ve bütün güç odaklarının içinde yer alacağı  bir 3. Dünya Savaşı çıkarılması ve  bunun sonucunda  İslam ve Siyonizm’in birbirini yok etmesi.

 

Nasıl plan  ilginç gerçekçi değil mi ?

Neden gerçekçi ?

Çünkü, planın ilk iki aşaması gerçekleşti.

Siyonizm yani Yahudiler ile İslam karşı karşıya.

 

İkinci Dünya Savaşında Yahudileri kıyıma uğratan Avrupa, şimdi ABD ile birlikte Yahudileri koruyor.

Müthiş bir  Siyonizm ve İslam gerginliği var.

Planın son yani üçüncü aşaması da  başarı ile yürüyor.

Arapların bir bölümü  ve Yahudiler devamlı savaşta.

Savaşı tüm İslam ülkelerine yaymak hedefinde de adım adım ilerleme yaşanıyor.

Öyle görünüyor ki, Orta Doğu’da çok  uzak olmayan bir zaman içinde  büyük çapta bir savaş  başlayabilir.

Daha doğrusu başlatılma gayretleri son hızıyla devam ediyor.

Orta Doğu gerginliğine son Davos’ olayı ile biz de bulaştık, kıyısından köşesinden.

Yani plan başarı ile yürüyor…

 

Şimdi gelelim bu planı kim yapmış, ne zaman yapmış meselesine ?

Bu plan gizli İllüminati Derneği’nin üyesi ve Amerika’da zencileri kırıp geçirten Ku Kulux Klan çetesinin kurucularından, Masonluğun en üst decesi olan 33. derece Mason olan   Boston  1809 doğumlu Albert Pike tarafından yapılmış. 1871 tarihinde, kendisi gibi İllüminati üyesi olan İtalyan Devlet adamı Mazzini’ye bir mektup yazarak onunla paylaşmıştır.  Yani bir   bu  Masonik Plan bir şekilde ele geçen  bu mektupla  deşifre olmuştur.

 

1870 lerde yapılan Masonların dünya hakimiyeti planı bu güne kadar, sessiz ve derinden  yürümüş bu günlere gelinmiştir. Planın son aşaması için yani İslam-Yahudi savaşının büyütülerek Dünya Savaşı haline dönüşmesi olmayacak iş değildir.

 

İslam ve Siyonizm bir birini yediğinde  ortada ne kalacaktır. ABD ve Avrupa.

Dünya  ekonomisini ellerinde tutan Ticaret ve sanayi şirketleri  ABD ve Avrupa kökenlidir. Bunların patron ve yöneticileri de  büyük ölçüde masondur.Planın son aşaması yani 3. Dünya Savaşı gerçekleştiğinde Masonların Dünya Hakimiyeti planları hayata geçmiş olacaktır.

 

Şimdi gelelim bu bilginin kaynağına:

Bu plan  Sebil Yayınlarından 2008 de yayınlanan  Leo Taxil’in  MASONLARIN ESRARI isimli eserinde yer almaktadır. Leo Taxil Üst derece masonken  Masonluktan ayrılmış, bu  yer altı teşkilatının iç yüzünü açıklayan 9  kitap yayınlamıştır. 1854  Marsilya doğumlu olup, genç yaşta ( 53 yaşında )  ölmüştür. Ölümünde bir delil olmasa da masonların parmağı olduğundan şüphe edilmektedir. Çünkü bu  eserin orijinalinin  yayınlanmasında adı geçen  yayıncılar öldürülmüştür.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

28/4/2009 - Münevver Karabulut Cinayeti

Son günlerin bir cinayet olayı var. 17 yaşında bir kız  olan Münevver Karabulut  başı testere ile kesiliyor ve çöp kutusuna atılıyor. Katil zanlısı da İstanbul ve ülkenin en zenginlerinden olan bir ailenin oğlu olan Cem Garipoğlu. Bu kişi iki aya yakın bir süredir kayıp. Bulunamıyor.  Son dönemde büyük operasyonlara imza atan ve çok büyük boyutta başarılar kazanan İstanbul polisi zanlıya bir türlü ulaşamıyor.

Kızın ailesi ve  basın haklı olarak tepkili.

Neden bulunamıyor ?

Buraya kadar  her şey olağan.  Basın olayın peşinde ve İstanbul Emniyet Müdürü sayın Celalettin Cerrah’ı sıkıştırıyor ve neden  zanlının yakalanamadığını soruyor.

Celalettin Cerrah’ın  cevabı:

--- Kızlarını takip etselermiş.

İşte bu cevap basın çevrelerinde  ve kızın ailesi ve  avukatları nezdinde şok etkisi  yapıyor.

---  Yok efendim. Şehir içindeki her insanın güvenliğinden sorumlu bir polis müdürü nasıl böyle dermiş.

---  Dehşet verici bir sözmüş.

---  Böyle konuşmak çok ayıpmış.

---  Hakkında dava ikame edeceklermiş.

 

El insaf efendim, el insaf.  Güya çok medeni ülkeler de dahil, tüm dünya metropollerinde, hele geceleri can emniyeti var mıdır ?  İnsanlar geceleri rahatlıkla dışarı çıkıp birkaç dakika dahi yürüyebiliyorlar mı ?

İki gün önce İstanbul’da idim. Sirkeci, Babı Ali Caddesi, Eminönü gibi en merkezi yerlerinde  hava biraz kararınca,   yetişkin bir insan olarak dışarıda cadde üzerinde olmak durumunda kaldım. Birden  her taraf ıssızlığa büründü. Etrafta kimseler kalmadı.  Ortaya marijinal kişiler çıktı. Ürperdim, korktum ve hemen ikamet yerime döndüm.

 

 Münevver Karabulut, 17 yaşında bir kız çocuğu.  Yani henüz  reşit bile değil.  Gece erkek arkadaşının evinde kalıyor. Ailesi buna müdahale etmiyor. Sonra başına  bu olay geliyor. Tabii ki  çok  çirkin ve kötü bir son.

Bırakın 17 yaşındaki kız çocuğunu  24-25 yaşındaki erkek çocuklarının dahi ana babaları gece dışarıda olunca tedirgin olmuyorlar mı. Onlar eve dönünceye  kadar endişe ve büyük tedirginlik yaşamıyorlar mı.

 

Şapkayı önümüze koyup samimi olarak düşünelim:

Sayın polis müdürümüz  haksız mı ?  Henüz reşit dahi olmayan bir kız çocuğunun  gece yarılarına kadar dışarıda ne işi var. ?

Hele İstanbul’da.

 

Burada basın mensuplarımıza da biraz eleştiri yapalım.

Her türlü sapkınlığa , doğal olaymış gibi   ‘’ kişinin cinsel tercihi   ‘’ şeklinde  çanak açacak yayınlar yapılsın. Biraz olsun denetleme, yasaklama ve kontrol altına alma isteklerine  ‘’ Basın hürriyeti  yok ediliyor diye feryat basılsın.  Ergenlik çağında ve yetişkin ama  bunalımdaki insanları, ve hasta ruhları  müstehcen sayılabilecek yayınlarla devamlı tahrik edecek yayınlar yapılsın. Bunu önlemek  isteklerine yaygarayı bassınlar.

Sonra ırza tecavüzler, cinayetler, her türlü sapkınlıklar salgın haline gelince yine  manşeti atsınlar.

---  Ne oluyor bu insanlara, polis ne yapıyor. Neden korumuyor.

 

Efendim polis normal insanlara caydırıcıdır. Anormal insanlar ve insanlıktan çıkmış marijinal tiplere karşı, her insanı bir polisle koruma altına alsan dahi, yapılabilecek bir şey olmaz.

 

Sonra yukarıda belirttiğim gibi Türk polisi özellikle İstanbul polisi son dönemde çok başarılıdır. Uyuşturucu-cinayet ve terör olaylarında olağanüstü sonuçlar almaktadır. Bu başarılar hemen unut veya görme. Bir cinayet olayında  sonuç almada biraz gecikme olunca tu-kaka.

 

Evet polisin görevi insanlarımızı korumak Ama ailelerin görevi de olabildiğince çocuklarına sahip olmak Kontrol etmeğe ve denetim altına almaya çalışmak.

 

---  Ne dersiniz, sayın müdürümüz biraz haklı değil mi  ?  Ayıbı kim yapıyor  ?

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

10/4/2009 - BLOGCUNUN ÖDÜLÜ

Bir kamu  iktisadi kuruluşunda15 yıl teknisyenlik, 4 yıl personel müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra aynı kurumun yatılı meslek lisesine teknik meslek derslerine öğretmen olarak atandım. Çok yoğun bir  ders görevi verildi.

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda her öğretmen asli bir ders konusunda ehil ve uzman sayılır ve branşı ile ilgili ders görevi verilir. Hiç  öğretmenlik eğitimi eğitimi almayan bana çok yüklü ders görevi verildi.  7 farklı dersten, 11 ayrı müfredat programını uygulamam istendi.

Yine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda  görülen derslerin kitapları uzman kişi veya kurumlar tarafından hazırlanır, öğretmen ve öğrencilere verilir. Fakat öğretmen olarak görevlendirildiğim bu özel meslek lisesinin Mili Eğitim Bakanlığı ile direkt bir bağlantısı ve okutulan meslek derslerinin ders kitabı ve ders notları gibi bir alt yapısı yoktu.  Tüm  yükler dersleri okutan meslek derslerin öğretmeninin omzundaydı.

Neyse ilk iki sene görev aldığım derslerde geceleri saat: 03.00 e kadar ertesi günü anlatacağım derslerin çok sınırlı kaynaklardan  notlarını hazırladım.  Çok az bir uyku   sonrası sabahları 07.00  de kalkarak okula geldim ve bazı günler 8-9 saat ders anlattım. Bu sürede tüm bayram ve yaz tatillerinde tatil yapmayarak çalıştım, genel müdürlük kütüphanesine de giderek, teknik dosyalardan araştırma yaparak, ders notları ve kitapları için kaynak derledim.

Tabii ki bu mesai çok yorucuydu ve insan üstü çalışma gerektiriyordu. Çok yoruluyordum. Öyle ki 8-9 saat ders işlediğim günler de o zamanlar  çok ünlü olan Muhammed Ali ile boks maçı yapmış ve yumrukla hırpalanmış gibi çok yorgun ve bitkin olarak hissediyordum, kendimi, günlük derslerin bitiminde evime giderken.

Çok yorgun, bitkin ama  mutlu. Çünkü öğretmenliği sevmiştim.

 

Bütün bunları neye anlattım ?  Şunun için:

Her derse girmeden, o bir saatlik dersin, yani 45 dakikalık sürenin planlamasını yapıyor ve o ders için kafamda  senaryosunu yazıyordum. Nerede ne anlatacağım. Nerede  o konu ile ilgi hangi mesleki deneyimimi anlatacağım. Dersin neresinde öğrencinin dikkatleri dağılmaya başlayabilir, nasıl şok bir hareket veya sözlerle dikkatlerini toplayabilirim. Derse yöneltebilirim.

Hangi dersleri nasıl işlemeliyim. İş hayatına hazırlayacağım teknik  elemanlara, teknik elemanlık ruhunu hangi uygulamalar ve davranışlarla  nasıl verebilirim ? Tüm bunları tasarlamış ve uygulamaktaydım.

Tutarlı, bazı konularda tavizsiz, yani ve tatlı-sert. Öğrenci ile aramda devamlı bir mesafe koydum. Ama çok uzak da değil. Gerektiğinde şakalaşan bir baba veya ağabey gibi yakın.

Neyse  ilk iki sene sonunda ilk mezunlarımı verdim.

Bu ilk mezuniyetten iki-3 sene sonra öğrencilerimden birinden bir mektup.

 

‘’  Hocam size çok teşekkür ediyorum. Bize çok emek verdiniz. Her ders için  senaryo yazdınız ve oynadınız ve bir tiyatro oyuncusu gibi oynadınız. Anlattığınız her şey kulağımda. Ve çalışma hayatım ile özel hayatımda bana rehber oldu.   Öğüt ve tavsiyelerinizden çok yararlandım. Allah sizden razı olsun.  ‘’

 

İşte bu olaydan duyduğum  mutluluğu ve aldığım hazzı hiçbir sözle anlatmak mümkün değil. Ve  ölçmek mümkün değil.Bana sonraki çalışmalarımda verdiği doping etkisini de  belirtmem gerek.

 

Öğretmenlik mutluluğu ve keyfi işte budur:

 

Aynı mutluluğu ve keyfi  blogculukta da bulmak mümkün.

Niçin yazıyoruz. Tabii ki okunmak için.

Bütün emekler ve bir ölçüde yorgunluk da bunun için.

Okunma sonucunda tepki de alıyoruz. olumsuz veya olumlu.

Yorum ve mesajlar:Eleştiren,   küçümseyen ve hatta bazen  hakaret kokan satırlar.

Ama az da olsa bazen takdir ve teşvik sözleri oluyor.Aşağıdaki mesaj ve yorumlar gibi:

 

‘’ Yazılarınız gerçekten çok güzel. Tebrikler. Daha çok yazmanızı istediğimi belirtmek istedim.  ‘’

 

‘’  Okumaktan yorulmadim!!

Doğrusu uzun zamandır milliyet blogda ki yazılara bakmıyorum, çoğu yüzeysel bir şekilde ele alınmış konular ama dün aksam belki Allah’ ın bana bir yol göstermesi mi bilemiyorum yazdığınız konunun başlığı " Kuran'a Dönüş" ilgimi çekti ve okumaya başladım. Geç saatlere kadar okuduktan sonra bugün de iş yerinde fırsat buldukça okumaya başladım. Öncelikle size bu kadar araştırma yapıp gerçeği bulma yolunda yaptığınız uğraşıdan dolayı kutluyorum ve Allah razı olsun diyorum .Bu yolda ilerlerken bilmeyerek bir yanlışınız olursa Allah sizi iyi niyetinizden ötürü affetsin! Kafamdaki pek çok sorulara bloglarınızda cevap buldum……….. ‘’

 

İşte blogcunun ödülü budur  !

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

8/4/2009 - ŞAMANİZM


Şamanizm başlangıcı taş devrine kadar uzanan ilkel bir din ve inanış şeklidir.  Küçük farklılıklarla orta ve kuzey Asya, Kuzey Amerika’da ve Büyük Okyanusta ilkel kavimlerde görülen ve bu gün hala uzantıları hayat bulan bu inanışı bir din olarak değil de, kültür unsuru veya şifacılık olarak kabul edenler de var.

İyi ruhlar- kötü ruhlar,

Davulla transa girme,

Ölüm deneyimi yaşama,

Şifacılık  gibi uygulamaları bulunan bu inanışın  Orta ve Kuzey Asya’da bir çok topluluklarda görüldüğü gibi, Türklerin de ilk dinleri olduğu kabul edilmektedir. 

Bu gün dahi  yaşantımıza giren muska, kutsal addedilen ağaçlara bez bağlama gibi  hurafelerin kaynağının da Şamanizm olduğu belirlenmiştir.

 

Yine halen Anadolu halkımız da görülen  aşağıdaki bazı  geleneksel uygulamaların Şamanizm kaynaklı olduğunu  biliyor muydunuz ?

***  Kan kardeşlik ant törenleri

***  Kurbanları süsleme: Eski Türkler  tanrılara adadıkları kurbanları süslerlerdi.

***  Ocak kavramı: Eski Türklerin kutsal ateşle bağlantı kurdukları ‘’ ocak  ‘’ kavramı , aile kavramını kuşatan geniş bir söz olarak   çok yönlü olarak halen kullanımda. ‘’ Ocağım söndü  ‘’ deyimi, sağlık hizmetlerinin yapıldığı yerlere ‘’ Sağlık ocağı  ‘’  denilmesi bu kapsamdadır. Ayrıca sağlık konusunda deneyimli şifacı oldukları bilinen insanlar    ‘’ ocaklı, ocak sahibi ‘’ gibi isimlendirilmektedir.

***  Evlenmeden ölen kızların tabutunun gelinlikle süslenmesi.

***  Ad verme:  Çocuğu yaşamayan ailelerin Şamanlarda olduğu gibi, çocuklarına  Yaşar, Durdu, Dursun gibi isimler vermesi halen günümüzde de görülen bir gelenektir.

***  Ölü ardından yemek: Şamanizmi benimsemiş Uygurlar, Göktürkler, Oğuzlar ve Hunlarda görülen bir uygulama idi.

***   Cem ayinleri: Türkmen Alevileri Cem Ayinleri, Şamanizmle İslamiyetin yan yana gelişinin bir sonucu olduğu konuyu inceleyen tüm uzmanların genel kanısıdır.

 

NOT:  Bu yazının hazırlanmasında  İtalik Yayınlarından Erkal Zenger’in ‘’ POSTMODERN ŞAMANİZM ALEVİLİK VE HALK OZANLARI  ‘’ isimli eserinden faydalanılmıştır
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/3/2009 - ASIK VEYSEL UNUTULUR MU ?

‘’ Doldurulmaz yerin senin

Dostlar seni unutur mu ?

Hiç sönmedi nurun senin

Dostlar seni unutur mu ?  ‘’

 

Bu gün 21 Mart 2009. 

Ülkemizde 500 yılda, 1000 yılda bir gelen  büyük bir bilge Aşık Veysel’in 36. ölüm yıldönümü.. Yukarıdaki mısralar Aşık Veysel gibi Hakkın rahmetin kavuşan büyük ozanımız  Ümit Yaşar Oğuzcan’ın  ( ölüm 1984  ) Veysel’in şu meşhur dizelerine cevabı:

 

‘’  Ben giderim adım kalır

Dostlar beni hatırlasın

Düğün olur bayram gelir

Dostlar beni hatırlasın.

 

Can kafeste durmaz uçar

Dünya bir han konan göçer

Ay dolanır yıllar geçer

Dostlar beni hatırlasın. ‘’

 

Bu büyük adam unutulabilir mi ?  Ümit Yaşar’ın dizeleri ile devam edelim:

 

’Tertemiz bir özün vardı

Apaydınlık yüzün vardı

Söylenecek sözün vardı

Dostlar seni unutur mu ?

 

Her gerçeği gören sendin

Aşk sırrına eren sendin

Gönüllere giren sendin

Dostlar seni unutur mu ?  ‘’

 

Basit ve sade birkaç mısra ile, birkaç söz ile ciltler dolusu mesajları verebilecek,  her seviyedeki gönüllere seslenebilecek ulu kişiler çok seyrek ve çok az geliyor dünyaya.

 

Gelin şimdi Veysel denizinde kısa bir gezinti yapalım ve ruhunu şad edelim o yeri doldurulamaz ozanın.

 

‘’ Dost dost diye nicesine sarıldım.

Benim sadık yarim kara topraktır

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yarim kara topraktır  ‘’

 

Dünya yaşantısı bu  kadar  öz ve güzel naıl açıklanabilir.

 

Hele güzelliğin göreceliliği:

 

‘’  Güzelliğin on par’etmez

Bu bendeki aşk olmasa

Eğlenecek yer bulaman

Gönlümdeki köşk olmasa 

 

Hayat denen  ‘’ iki kapılı han ‘’ ancak bu güzel anlatılır :

 

‘’  Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldeyim

Gidiyorum gündüz gece

 

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm ayni zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece ‘’

 

Koca Veysel’i  Ayhan İnal’ın mısraları ile uğurlayalım.

 

‘’  Deyişlerinin tadı

Peteklerde ballarda

Aşık Veysel’in adı

Yaşayacak dillerde

 

Bizden iyi görüyor

Ne öğütler veriyor

Veysel hala yürüyor

Uzun, ince yollarda  ‘’

 

Not: Bu yazının hazırlanmasında Kültür Bakanlığı yayınlarından Yavuz Bülent Bakiler’in  Aşık Veysel ismli eserinden yararlanılmıştır.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

16/3/2009 - DİLBER HALA GİBİ

Bilinen bir hikaye:

Adamın biri  çocukluğundan itibaren oğlunu sürekli eleştirirmiş, her defasında sözünü şöyle noktalarmış:

--- Sen adam olamazsın  !

Çocuk buna içerlermiş. O hırsla okumuş, çalışmış çabalamış bir kente vali olmuş.

Babasını huzuruna  çağırmış. Babasını getirmişler karşısına  dikmişler.

---  Eyy baba…  Sen bana hep adam olamazsın dedin ama, bak ben vali oldum.

Baba cevap vermiş:

---  Ey oğul, ben sana vali olamazsın demedim. Adam olamazsın dedim. Adam olan adam babasını  huzuruna getirtir, ayakta karşısına diker de böyle konuşur mu. Sen adam olamazsın  !.

 

Hz. Mevlana’nın da çok bilinen bir sözü var:

‘’  Ben  ne adamlar gördüm. Soğuktan titriyor, üstünde  kendisini soğuktan koruyacak elbisesi yok.

Ne elbiseler gördüm de, çok şık çok güzel. Ama içinde adam yok  !... ‘’

 

Şimdi söyle düşünebilirsiniz.

---  Eee vatandaş şimdi sen bunları niye anlattın ?

 

Sevilen Avrupa Yakası dizisinin bir ‘’ Dilber Hala’’ sı var.

İşte ben de onun gibi;

---  Lafı ortaya kodum. Beğenen alır, beğenmeyen almaz.

İsteyen istediği, beğendiği, beğenmediği kimselere yorar veya yormaz.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

13/3/2009 - HOŞ GELDİN HIZLI TREN

Bu gün 13 Mart 2009  Demiryollarımız için  dönüm noktası.

Hızlı tren çağı başlıyor.

Hızlandırılmış tren  değil, hızlı tren.

Konuya biraz uzak olanlar ikisi arasında fark var mıdır, diye düşünebilirler.

Evet var, hem de çok var.

 

Hızlandırılmış tren demiryolu teknolojisinde yeri olmayan, teknolojiye ve fizik kurallarına aykırı bizim Demiryollarımıza özel, uyduruk bir uygulama idi.  Ve hiç  ülkede örneği yoktu.

Alt yapı ve üst yapı yani, yol ve demiryolu araçlarının tahammül edeceği azami hız fizik kurallarına aykırı olarak zorlama ile arttırılmış idi.

Yanlıştı ve sonucu görüldü.

Daha büyük felaketlerden Allah korudu ve vazgeçildi.

 

Hızlı tren ise  bu olaydan çok farklıdır.

Araçlar uygulanacak en yüksek hıza göre imal edilir.

Bunun dışında alt yapı yani yolunda  hıza uygun olarak inşa edilmesi gerekir.

Yol açısından hızı sınırlayan üç  konu vardır.  Yolun eğimi ( rampa- meyil ) ve kurplar. ( virajlar, dönemeçler )  Ve tabii ki yolun kalitesi yani standardı.

İşte hızlı tren teknolojisinde bu hususlar dikkate alınır.

Eğimsiz yol veya çok düşük eğim, ile geniş yani büyük yarı çaplı  virajlar.  Bunu sağlamak içinde çok yüksek alt yapı maliyetlerini göze almak gerekir. Sonuçta  Büyük ve uzun tüneller, yarmalar (tepelerin yüksekliklerin yarılarak yol inşası )  dolmalar ( çukurlukların doldurulak üzerine yol inşaası ), viyadükler, köprüler, hemzemin geçitleri  kaldırabilmek için alt ve üst geçitler inşası gerekir.

Birde yüksek standartta kaliteli ve yüksek hıza uygun malzeme ile yol inşası…

Bitmedi;  çok dikkatli yol ve  araç bakımı, revizyonu, tamiratı.

Tüm bu anlattıklarımın sonucu olarak bir kilometre hızlı tren yolu inşası için yapılan masrafla, 3-4 kilometre normal yol inşa edilebilir.

 

Hızlı tren işletmeciliğinde tüm işletmecilik ve trafik yönetimi otomatik yani bilgisayar kontrolünde olur. Teknik olarak emniyet tedbirleri yüksek seviyede gerçekleştirilmiştir. Ama tabii ki sonuç yine insanın elindedir. Bu yüksek teknolojiye de  kullanacak yani uygulayacak insandır.

Hızlı tren hızını uçağa yakın olarak düşünmek gerekir. Nasıl ki, tüm dünyada uçak pilotları ve personeli özel personel rejimi ve ücretlendirme sistemine tabi ise, hızlı treni çalıştıracak personeli de  bu kapsamda düşünmek gerekir.

Bu da bu günkü kamunun  ücret rejimi ile mümkün görünmüyor.

 

Tabii ki, yenilikler güzeldir ve bir yerden başlamak gerekir.

Memleketimiz için hayırlı olsun.

 

Hoş geldin hızlı tren  !

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

6/3/2009 - '' Bizim kız bizden kaçar, ......''




Son birkaç senedir iç siyasetimizin bitip tükenmez bir problemi var:

Bazı siyasi çevrelerce lehinde ve aleyhinde fırtınalar koparılan,

Hakkında ‘ ‘ kamusal alan  ‘’  örneğindeki gibi özel deyim ve terimler icat edilen,

Anayasamızın en önemli ilkelerinden  ‘’ laiklik  ‘’  ilkesinin,  hatta ve hatta Cumhuriyetimizin önündeki en önemli engel haline getirilen,

Uğrunda, ‘’ Cumhuriyet Mitingleri ‘’ düzenlenen,

Darbeler planlanan,

Bir çok genç kızımızın yüksek tahsilinin önüne duvarlar ören

Ergenekon’lar,çeteler kurulan ve ülkemizi neredeyse bir iç savaşın eşiğine getiren,

Baş örtüsü – pardon  türban – probleminden bahsediyorum.

Lehinde ve aleyhinde olanların  bu konuda davranışlarının gerçek dayanaklarını ve   sebebini bilmediği veya bildiği halde bilinçli olarak saptırdığı türban problemi.

Taksak takamadığımız, çıkarsak çıkaramadığımız türban meselesi.

 

Anadolu’muzun bazı yörelerinde ‘’ kaçmak  ‘’ diye bir deyim vardır.

Kızların kocaya kaçması değil.

Peki neden kaçmak ?

Kadınların ve bluğ çağına  gelmiş kız çocuklarının  ‘’ namahrem   ‘’  kabul edilen erkeklerle bir arada bulunmaktan sakınmaları, aniden böyle bir ortam oluştuğunda orayı terk etmeleri veya  başları açık ise hemen bir örtü örtmeleri.

İşte  bu eylemi ‘’  kaçmak  ‘’ veya  ‘’ kaç-göç  ‘’  kelimesi ile ifade ederler.

Baş örtüsü konusu da bu  eylemin bir devamıdır.

 

Tesettürün ( örtünme ) yani baş örtüsünün dayanağı ile ilgili en önemli ayet Kur’an’ın 24. Sırasında yer alan NÛR Suresi 31. ayetidir.

Bu ayete Prof.Dr. Y.Nuri ÖZTÜRK’ ün getirdiği tercüme ( meal değil ) ile Elmalılı M. Hamdi YAZIR ’ın mealindeki az farklı bölümler ( italik harfle yazılı ) ve Ahmet TEKİN’ in Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru isimli Tefsîrî Meal’ indeki farklı bölümler ( koyu italik harflerle ) - ise şöyle:

 

‘’ Mümin Kadınlara da söyle:

** Bakışlarını yere indirsinler, /Hain bakışlardan sakınıp, zerafetlerini koruyarak önlerine baksınlar

** Irzlarını/ eteklerini korusunlar/ Namus ve iffetlerini korusunlar, bellerine sahip olsunlar

** Süslerini/zinetlerini, görünen kısımlar müstesna açmasınlar. /Kendiliğinden görünenler dışında zinetlerini açmasınlar/Örtünme zarureti olmayan ve görünen kısımlar hariç, cezbedici yerlerini ve güzelliklerini teşhir etmesinler

** Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. / Ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar./Baş örtülerini, gerdanlarını ve gerdanlıklarını açık bırakmayacak şekilde göğüslerinin üzerine sarkıtarak örtsünler.

Bu ayetin  devamında da  bu konuya ilişkin  ‘’ namahrem ‘’  kapsamına  kimlerin girdiği belirleniyor:

Süslerini şu kişilerden başkalarına göstermesinler:

.......... Kocaları

...........Yahut babaları,

............Yahut kocalarının babaları

............Yahut oğulları

............Yahut kocalarının oğulları

............Yahut kardeşleri

............Yahut kardeşlerinin oğulları

............Yahut kendi kadınları

............Yahut ellerinin altında bulunanlar

............Yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar

............Yahut kadınların mahrem yerlerini anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar

Kadınların örtünmelerinden amaç, karşı cinsin dikkatini çekmekten ve kem gözlerden sakınmaktır.  Bir kadın  örtünmeyi seçmişse, inancından ötürü seçmişse ve bunu da amacı doğrultusunda vakurla ve dış çevrede dikkatleri çekmeyecek şekilde yapıyorsa  saygı duymak gerekir.

 Ama başını örtmüş fakat çok koyu, mankenler ve artistler gibi aşırı makyaj yaparak dışarı çıkıyorsa bu davranışının inançla alakası yoktur. Veya başını örtmüş fakat  çok sıkı ve dar vücut hatlarını  gözler önüne seren bir kıyafetle geziyorsa,  başını örtmenin bir anlamı kalmamıştır. Amaçla tutarlı olmayan hareketler garipsenir ve toplum tarafından hoş karşılanmaz.

Örtülü başıyla, televizyon kanallarının eğlence programlarında şakkıdı şakıdı göbek atan genç kızlara ve  genç hanımlara ne demeli ?  Bunlar örtünmeyi bilinçli ve kendi tercihiyle  değil de, eşinin veya ailesinden birinin zoruyla yapıyor demektir.

İşte böyle, bilinçli olarak bilerek ve isteyerek değil de  birilerinin  baskısı ile  örtünen yani tesettüre giren  genç kız ve hanımlar için, yani yukarıda anlattığımız yörelerde bir tekerleme vardır:

‘’  Bizim kız bizden kaçar,
Başını örter ……..nı açar  ‘’

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

16/1/2009 - Abdullah Öcalan'a taviz mi ?

Abdullah Öcalan bir mahkumdur.

Ülkemizdeki on binlerce mahkumdan bir tanesidir

Avukatları ve taraftarları onun için tavizler istiyorlar uzun süredir.


Taviz nedir ?

Uygulanmakta olan kararlı tutumdan geri adım atmaktır.

Taviz isteyenin haklılığını kabul etm

Veya direnme gücü kalmayarak, karşı tarafın gücünü kabul etmek ve geri çekilmektir.

Ah bu demokrasi...

Ah bu seçim endişeleri ve oy kaygıları. Gereksiz ve haksız tavizleri de gündeme getiriyor.

Başkaldırı yani isyan çığlıkları atan PKK’ya ve onun TBMM içindeki uzantısı DTP’ye tavizler verilmeğe başlanmıştır.

Neymiş ?

On binlerce kişinin katlinin sorumlusu Öcalan, İmralı’da yalnızlık çekiyormuş.

Yanına arkadaş verilmeliymiş.

Diğer mahkumlar gibi davranılmalıymış ona.

İmralı’dan alınmalı imiş.

PKK hükümlüleri yanına yoldaş verilmeli imiş.


Abdullah Öcalan, diğer mahkumlar gibi bir mahkum mudur ?

Tabii ki hayır.

Ayrıcalığı var mıdır ?

Otuz binden fazla insan canının.

Bir başkaldırı elebaşısının ayrıcalığı olacaktır, normal

Sıradan bir mahkum olmayana,

Sıradan bir hükümlü gibi davranılabilir mi ?

Taviz, isteklerinde haklı olana verilir.


Abdullah Öcalan’ın hakkı ve haklılığı olabilir mi ?

Taviz geri adımdır.

Taviz, verilen kişinin haklılığını veya gücünü kabul etmekt

Abdullah Öcalan’a verilen taviz büyük hata olacaktır.

Yüzde bin haklı olanın taviz vermesi, bir adım geri çekilmesidir.

Karşı taraf bu fırsatı beklemektedir.

Bir adımdan sonra iki adım daha...

Sonra üç adım daha...

Taviz isteklerinin sonu gelmeyecektir.

Yurtdışındaki kardeşi Osman Öcalan’ın dediği gibi, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasına kadar sürecektir bu istekler.

On binlerce haksız yere katledilen insanların haklarını

Şehitlerin yakınları yetim ve öksüzlerinin haklarını, onların haklarının tavizlerini almak sonra hiç mümkün olmayacaktır.


Lütfen dikkat !

Taviz tavizi getirecek.

Sonu memleketimizin ve insanlarımızın hüsranı olacaktır.

ir.
olarak.

Ve de odasına televizyon.

ektir.
1 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kur'an ile ilgili 20 yıl süren inceleme araştırmalarımı paylaşacağım. Güncel konulara gelenek dini değili Kur'an dini açısından yorumlarım verilecek

Kategoriler

Arkadaşlarım

mucahid23
mansur
beycivan
karcai
vezirhan
Blogcu Yardım
eymer
agustosyagmuru50
cimkim
chamdali
destebasi
nagihansevda
ibonunyeri
karahizam2
kurankuran